Mar17, 2020
Göbeklitepe bilimin inançla buluşmasının işaretidir. Basite kaçmadan ısrarla, yılmadan tekrar tekrar binlerce yıl büyük bir kararlılıkla tonlarca taşın işlenerek hem de üzeri tonlarca toprakla örtülerek geleceğe ulaşabilme çabalarının işaretidir. Peki ama neydi bu kadar önemli olan? Anlatmak, aktarmak istedikleri bilgi ya da inandıkları şey neydi? Yok olmasını engellemek için tonlarca toprağı taşıtan güç ya da inanç neydi? Yapıldıktan 1000 yıl sonra gömülmesinin sebebi neydi? Bütün bunları sevgiyle mi yoksa korkuyla mı yaptılar? Siz önümüzdeki yıl neslinizin sona ereceğini biliyor olsanız sizden sonraki kuşaklara ışık tutmak için ne bırakırdınız? Nerede bırakırdınız? Ne şekilde bırakırdınız? Ya da bırakır mıydınız? Derler ki geleceğe bir şey bırakmak istersen onu taşa yaz. Günümüzden 12.000 yıl önce bu insanlar farkındalığı yüksek ve tarif edilmesi zor bir bilinç seviyesine sahiptiler. İbadet varoluşlarının önemli bir parçasıydı. İnsanlara da sahip oldukları bu bilinci heykeller ve taşlarla anlatmaya çalıştılar. Yaklaşık 20 yıl boyunca vefatına kadar aralıksız Göbeklite’de kazı çalışmalarını sürdüren ve kendisine çok şey borçlu olduğumuz Arkeolog Klaus Schmidt Göbeklitepe’deki tüm taşların tek bir amaç uğruna toplandığını söyler. Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, günümüzde kutsal hilalin tam göbeğinde adlandırabileceğimiz ve çevreden rahatlıkla görülebilen tepenin en üst kesiminde insanlık tarihinin en önemli değşimlerinden biri yaşanmaktaydı. İnsanoğlu avlayıcı, toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata çiftçi, üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin bu avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde mütevazi bir yaşam sürdüklerine dair öngörülerin aksine görkemli bir evre yaşadıklarını Göbeklitepe’de bize bırakılan izler göstermektedir. Göbeklitepe’de bizleri şaşırtıcı görkemde karşımıza çıkan T formundaki sütunların yanında başta ereksiyon halindeki tilki ile boğa, yılan, akrep, domuz ve yabani ördek çizimleri bizlere ne tür bir mesaj vermekteydi? Neden hepsinin başı sunak alanı olan doğuya yani merkeze bakmaktaydı? Ortada belki de bir kadın ve erkek olarak nitelendirilebilecek birbirine bakan Tanrısallaştırılmış insan figürlerinin konumu, belinden bağlanmış kuzu postu önlükleri ile bize hangi sembolleri hatırlatmaktadır? Göbeklitepe, arkeolojik buluntular ortaya çıkmadan önce, bölge halkının tepedeki asırlık ağacın altında toplanıp dilek tuttuğu, kurbanlar kestiği ve önemli şahsiyetlerin mezarlarının buraya yapılmasına ne demeli? 12 bin yıl önceki ilk tapınağın izi bile bilinmezken, yine kutlu sayılan bu tepe, insanlığın belki de en eski inanç merkeziydi. Kutsal olanın adı değişirken anlamı medeniyetlerden birbirine mi aktarılmıştı? Tıpkı Göbeklitepe’de dönen atalarımız gibi dilek ağacının da etrafında dönme kültürü, dairesel yapıda inşa edilmiş olmasının bize aktarmak istediği bir mesaj var. Coğrafyanın bu en yüksek bölümünde asırlar boyunca kültürler, inançlar birbirini harmanlamıştır. Göbekli Tepe’deki yapılar, Meksika’daki Chicken İtza mabedinden 9.200 yıl, çok meşhur Stonehedge’deki megalitlerden ve Mısır’daki Keops piramitlerinden 7.500 yıl, Malta’daki mabetlerden 6.400 yıl daha eskidir. Çevresindeki arkeolojik olarak değerli bulgular veren yerler arasında, Nevali Çöri, Gürcü Tepe, Çayönü’nü sayabiliriz. Urfa, Hz.İbrahim’in doğduğu ve daha sonra burada ateşe atıldığı, Hz Eyüp’ün yine hastalığına burada sabır gösterdiği, yakınlarında Hz.Şuayyip’in Şuayp şehrini kurduğu, yakınlarındaki Soğmatar ‘da Hz.Musa’nın yaşadığı, peygamberler şehridir. Hz. İbrahim, putları kıran ilk kişidir ve isim köküne indiğimizde BRAHMA; Hint öğretisindeki yüce varlığın ismini, Antik Mısır dininde ABA RA HİM –Işık Halkının Babası- anlamları ile karşılaşmaktayız. Hz. İbrahim Göbekli Tepe’deki putları mı kırdı veya Göbekli Tepe’deki ritüeller bize tanrıya ilk teslim olan Hz.İbrahim’in dinini mi anlatıyor, bilebilmemiz mümkün değil. Fakat hiçbir şeyin tesadüf olmadığı da aşikardır… Göbekli Tepe, insan eli ile yapılmış en büyük dini yapıdır. Yaklaşık 300 mt çapında bir alan yapay bir şekilde doldurularak 15 mt yüksekliğinde bir tepe; yaklaşık 500.000 m3 toprak, tortu malzemesinin insan eli ile toplanıp yığılarak oluşturulmuştur.10 Sümer dilinde mabet anlamını taşıyan TEMEN kelimesi -ki daha sonra temple kelimesinin kökenini oluşturan Grekçedeki TEMENOS kelimesi buradan gelmektedir- “yığın halinde kümelenmiş toprak yükselti” anlamına gelmektedir. Göbekli Tepe’de konut binası olarak kullanılan herhangi bir binaya, kafatası, yeniden şekillendirilmiş kafatası veya insan kemiklerine rastlanılmamıştır. Burada inşa edilen her şey kutsal-ritüelik bir amaç güdülerek yapılmıştı. Hiçbir binada ocak vb. yerleşim için kullanılacak bir mekân bulunamamıştır. Göbekli Tepe sadece “şimdiye kadar bulunmuş en önemli bir arkeolojik keşif” değildir. Göbeklitepe toprağın altında derinlere inildiğinde nelerin gizli olabileceğini gösteren en önemli kanıttır. Göbeklitepe etrafınızda gördüğünüz birçok sembolün ilk kez dile geldiği yerdir. Bizlere düşen Anadolu’da keşfedilen dünyanın bu ilk mabedini ziyaret edip, çocuklarımıza hakkettikleri gibi miras bırakmaktır. Kaynaklar : Schmidt, K. (2007). Göbekli Tepe – En Eski Tapınağı Yapanlar. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Sepici, L. (2013). Göbekli Tepe. İstanbul: Sınır Ötesi Yayınları. J.Braidwood, R. (1999). Tarih Öncesi İnsan. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Rehberlik notları
Devamını Oku
Ağu17, 2018
Büyükada Mavi www.buyukadamavi.com Büyükada’ya ilk kez geldiniz ve adanın havasını tümüyle soğumak istiyorsunuz. Büyükada Mavi tam aradığınız adres olabilir. İskeleden yaklaşık kırk dakika sürecek bir yolculuk ile önce Hristos Manastırı ve ardından da Eski Rum Yetimhanesini gezip, buradan çam ağaçlarının süslediği yol boyunca lunapark meydanına varır varmaz, sağdan devam ederek beş dakika sonra kendinizi bu cennet mekânda bulabilirsiniz. Kahvaltısı yanında Sibel Hanım’ın ilgisi, muhteşem manzara ve yeşilin büyüsü sizleri çok iyi hissettirecek. Hem oralara kadar gitmişken Sibel Hanım’dan konağın hikayesini de öğrenmeden dönmeyin! Ada Kahvaltı adakahvalti.com.tr Büyükada’da evimiz yok diye üzülmeyin. Ada kahvaltı sizleri Büyükada’da pazar sabahı ailecek kendi evinizdeymiş hissini vermek için en küçük detaylara kadar düşünülmüş bir mekân. İskeleden yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde eski bir Rum Evi’nin bahçesinde bulunan Ada Kahvaltı ’da yok yok: Zahter zeytinyağı ikilisi, üç çeşit peynir, zeytinler, haşlanmış yumurta, üç biberli çökelek, anne salçası, 3 çeşit anne reçeli, tereyağı, bal-kaymak, domates -salatalık, ev poğaçası. Kendinizi annenizin kahvaltısında hissetmek isterseniz doğru adrestesiniz. Mutlaka gitmeden rezervasyon yaptırın! Eskibağ Teras www.eskibagbutikhotel.com Büyük tur yolunda doğanın içinde adanın en güzel manzaralı mekanlarından birindeyiz. İster kahvaltı isterse de akşam demlenmek için Eskibağ Teras’a uğramadan adadan dönmeyin. Vaktiniz kısıtlı ise mutlaka fayton ile gitmenizi tavsiye ederiz. Fiyatlar biraz daha yüksek olsa da mekanın sakinliği ve doğası sizi mutlu edecek. Büyükada Bistro – Candy Garden www.buyukadabistro.com Sosyal medyada adını çok duyduğumuz, ilk denemede yağmur nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanan, dekorasyonu ve lezzeti ile muhteşem ama serviste kimi zaman sorunlar yaşayabileceğimiz ancak yine de çok keyifli bir mekan. Fiyat kalite orantısının da iyi olduğu düşünüldüğünde listemize girmeye hak kazandı. Bahçede Sinek www.bahcedesinek.com Kaliteyi her şeyden üstün tutanlardan mısınız? Peki ya kaliteli bir kahve içmek için yarım saat yol yürümek veya sıkı bir bisiklet turu size zor olmaz mı? O zaman Bahçede Sinek sizler için en doğru adres. Gitmeden rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederiz. Bahçede Sinek, günün her saati muhteşem bahçesi ile sizleri huzurlu bir dünyaya davet ediyor.
Devamını Oku
Haz26, 2018
Fatih,Vefa,Zeyrek Byzantion’dan Konstantinopolis’e,Konstantiniyye’den günümüzün İstanbul’una gelene kadar şüphesiz bu şehre ruhunu veren katmanlardan en önemlisi üzerinde yaşadığımız Bizans kültürüdür. İstanbul’un sokak tatlarının bize eşlik edeceği bu gezimizde şehrin en bilinen Bizans yapıları Ayasofya,Kariye gibi mekanları değil de günümüzde kimi sokak aralarında kalmış, az bilinen Bizans Kiliselerinin izinde tarihi yarımadanın sokaklarını turlayacağız. Zeyrek Kilise Camii (Pantakrator Isa Kilisesi) İoannes Komnenos’un (1118-1143) ilk eşi,Macar Kralı Ladislas’ın kızı Eirene tarafından yaptırılmasına başlanmış,Eirene ölünce de İoannes tarafından bitirilmiş birkaç şapelin oluşmasından doğan bir kilisedir. Üç bölümden oluşan yapıda güneydeki kilise Pantakrator yani Evren’in Hakimi Isa’ya sunulmuş,kuzeydeki küçük kilise ise Theotokos Elauisa’ya yani “Şefkatli Meryem” e atfedilmiştir. Ortada ise Baş melek Mikail’in adına bir mezar şapeli bulunmaktadır. Bir dönem İmparatorluğa bağlı en büyük kiliselerden biri olan Pantakrator’a İmparator II.İoannes Komnenos,I.Manuel Komnenos ve eşleri gömülmüşlerdir. Fatih döneminde medreseye çevrilen yapı adını akıllı, hazır cevap anlamına gelen Zeyrek Molla Mehmet’ten almıştır. Kilise’nin önünde 1960’lı yıllara kadar varlığını sürdüren yeşil breş imparatoriçe lahti, sonrasında Ayasofya’nın narteksine taşınmış ve günümüzde de aynı yerde Ayasofya’da görülebilmektedir. Bizans’ta imparator lahitleri porfir taşından, imparatoriçelerin ise genellikle normal veya yeşil somaki taştan yapılmıştır. Molla Gürani Camii ( Vefa Kilise Camii) İlk yapılışı V.-VI. Yüzyıl olarak tahmin edilen kilisenin kesin adı bilinmemekle birlikte Hristiyan olduğu için öldürülen bir Roma askeri olan Aziz Theodoros’a atfedildiği düşünülüyor. Şimdiki yapı 1261 sonrası tamirat görüp narteks bölümü eklenmiş. Mabet fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından Şeyhülislam Şemseddin Ahmed Molla Gürani tarafından Cami’ye çevrilmiş. İstanbul’da bir tek bu Camii’de görebileceğimiz minaresindeki dikey çubuklar eski bir Türk İslam geleneğini bize anlatıyor. Bu örneği Antalya’daki Yivli Minare’de de görebilmekteyiz. Vefa semtinde şu sıralar Suriyeli göçmenlerin barındıkları sokakların arasında keşfedilmeye bekleyen bir hazine. Kalenderhane Camii (Theotokos Kyriotissa) Kriotissa kelime anlamı olarak Meryem Ana’nın Tanrı Anası olduğunu kabul eden Efes konsülü’nün ismidir. Kilisenin bir diğer adı da Akaptaleptos yani “Yaptığına akıl sır ermez İsa’dır. Valens Kemeri’ne bitişik, zamanla harabeye dönen bir saray hamamının üzerine inşaa edilen kilisenin Komnenoslar (XII.yy) dönemine ait olduğu düşünülüyor. Kilise Osmanlı devrinden önce Zaviye sonra da Camii’ye çevriliyor. Şu anki halini ise 1970’lı yıllardaki bir restorasyonda alıyor. Haçvari planlı naosu,yan nefleri,narteks üzerindeki galerisi ile klasik bir Bizans kilise örneğidir. Kilise’de ayrıca Fransisken tarikatının kurucusu Aziz Frnacisco’nun hayatının anlatıldığı, konusunda dünyanın en eski freskoları bulunmuştur. İstanbul’un topograsyasının ne yazık ki arkeolojik kazılar yerine yazılı belgelerin yorumlarına dayandığının da çok iyi bir örneğidir. Eski İmaret Camii (Pantepoptes Kilisesi) Pantepoptes “Herşeyi gören Isa” manasındadır. Bu yapı İmparator Aleksios Komnenos’un annesi Anna Dalassene tarafından 1081-1087 yılları arasında yaptırılmış. Haçlılar 1204 4. Haçlı Seferi sonrası Kilise’yi Venedik’teki San Giorgio Maggiore Benedikten tarikatına vermişler. Osmanlı Döneminde ise Fatih Camii’nin Külliyesi yapılana dek,manastır,maret,zaviye ve medrese olarak kullanılmış. Yapının en önemli özelliği İstanbul’da kubbesi kiremitli tek Camii olmasıdır. Bir Vefa Klasiği : Vefa Bozacısı Boza,darı irmiği,su ve şekerden üretilir. Bünyesinde A ve B vitaminlerinin dört türü ile C ve E vitaminleri bulunur. Boza mayanlaması sırasında hazmı kolaylaştıran laktik asit üretir. Sonbahardan kışa geçişin en önemli işaretidir. Sokaklardan en ayak çekilince eski İstanbul’da “Bozaaa, Vefa Bozaası” sesini duyardınız eskiden.Vefa Bozacısı’ndan içeri adım attığınızda iki şey dikkatinizi çeker . Kısa boylu mermer küpler ve genzinize yerleşen kesin ekşimtırak koku. Bütün mayalı içkilerin yapıldığı yere sinen o klasik kokudur. Mermer küpler ise Vefa Bozacısı’nın adeta Alamet-i Farikasıdır. Soğuk bir kış günü öğleden sonra bu semtte gezinirken Bozaya kim hayır diyebilir ki? Kadınlar Pazarı, Siirtliler Sokağı ve At Pazarı Hazır Öteki İstanbul’u geziyorken,Bozdoğan Kemeri’nden içeri girip, önce Kadınlar pazarına bölgede yöresel ağırlıklı ürünler satan esnafa uğrayıp oradan tatlı için At Pazarı’na devam etmeden olmaz. At pazarı denilen bölge nargile kafeleri,çay bahçeleri ile öteki İstanbul’un Cihangir’i,Nişantaşı’sıdır. Akşam geç saatlere kadar burada gençler toplanır,muhabbet uzar gider. Hele yanında mis gibi bir Türk Kahvesi ve nargile’de eşlik etti mi keyfe denecek yoktur. Kadınlar Pazarı ise adını Osmanlı Dönemi’nde kadınlardan oluşan esnafın burada tezgahlar kurup yöresel lezzetleri satmaya başlaması ile almıştır. Aziz Polyektus Kilisesi Theodosius II’nin karısı Eudksia’nın torunu,472’de son Batı Roma İmparatoru olan Anikius Olybrius’un kızı « Anikia Luliana » tarafından 524-527 arasında yaptırılmış,Ayasofya’dan (532-537) önceki en büyük kilisedir. Kubbeli bazilika planlı olup, XI.yy’da terk edilmiştir. IV.Haçli seferi (1204) sonrasında yağmalanmış,taşları Venedik,Piazetta ve Barcelona’ya kadar gitmiş. Kilise 1960’da Haşım İşcan geçidi yapılırken ortaya çıkmıştır.Aziz Polyektus İmparator Valerianus (253-260) zamanında Hiristiyan olup,ortaya çıkınca da Malatya’da şehit edilmiş bir Roma subayı’dır. Şu an ne yazık ki etrafı çitlerle çevrili olup içi halen çöplük halde,restorasyonunu beklemektedir. Kıztaşı ( İmparator Marcianus sütunu) İmparator Theodosius 470 senesinde attan üşerek ölünce ablası Kunkeria yönetimi ele alır.Kunkeria’nın hanedanın devamı için birisi ile evlenmesi gereklidir. İmparator olacak Marcus ile evlenir. Marcianus tarz olarak Yavuz Sultan Selim’e benzer. Ağırlıklı olarak doğu ile ilgilenmiştir. Kız taşı sütununda kartalların üstünde göğe doğru yükselen imparator gözükür.IV. Haçli seferinde heykel taşınır ve şu anda aslı Modena’daki heykel olabilir. St.Pulcherie ismi de Azize Kunkeria’dan gelmektedir. Sütunun kaidesinde zafer tanrıçası Nike’nin kabartması bulunmaktadır. Bu gezimizde tarihi yarımadanın arka sokaklarında çoğu gizli kalmış,az bilinen Bizans kiliselerinin izinde kısa bir lezzet turu gerçekleştirmey çalıştık. Burada yer veremediğimiz yapıları da yerinde görmek, hikayelerini dinlerken, yerel tatlar eşliğinde bir gurme turu yapmak isterseniz sizleri Bizans sosunda lezzete yapacağımız yolculuğumuza bekleriz.
Devamını Oku
Haz26, 2018
Bizans Soylularının 5. Yüzyıldan itibaren sayfiye konakları inşaa ettirdikleri Haliç’in kuzey kıyıları, Okmeydanı ve Kasımpaşa sırtlarına kadar olan koruluk ve sayfiye bölgesi, gerek Bizans gerekse de sonrasında Osmanlılar tarafından 18. Yüzyıl sonlarına kadar bağ alanı, koruluk ve sayfiye alanı olarak kullanıldığı için bu bölgeye Padişahın has bahçelerinden gelen “Hasköy” isminin verildiğini biliyoruz. Bizans döneminden beri hem Karay Yahudileri’nin hem de önce Romanyot sonrasında Sefarad Yahudileri için önemli yerleşim yerlerinden biri olan Hasköy semti günümüzde sadece ayakta kalabilmiş Maallem Sinagogu ile Yahudi mirasının izlerini sürdürüyor. Gelin bu sayımızda bir yandan Hasköy’ün eşsiz güzelliklerini dinlerken, kaybolmakta olan Yahudi mirasına kulak verelim. Aynalıkavak Kasrı yüzyıldan itibaren Haliç kıyılarını süsleyen ve günümüzde Aynalıkavak Kasrı adıyla tanınan yapı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde “Aynalıkavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir. Osmanlı’nın Has Bahçesi’ndeki ilk yapılaşmanın tarihi Fatih Sultan Mehmed dönemine dek inmekte, burada inşa edildiği kesin olarak bilinen ilk kasır ise Sultan I. Ahmed (1603-1617) dönemine tarihlenmektedir. Süreç içinde padişahların yaptırdığı kasırlarla gelişen ve “Tersane Sarayı” olarak anılan bu yapılar topluluğu; 17. yüzyıldan başlayarak “Aynalıkavak Sarayı” olarak da adlandırılmıştır. Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmed (1703-1730) döneminde yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, Sultan III. Selim (1789-1807) döneminde büyük bir onarım görerek yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır. Ağırlıklı olarak 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan saray yapıları arasında daha erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapı olan Aynalıkavak Kasrı geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece ayrıcalıklıdır. Dîvânhâne ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Gâlib ve Enderûnî Fâzıl’ın, kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmed Esad El Yesârî tarafından ta‘lîk hat ile yazılmıştır. Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biri olan Kasır; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim dönemi kültürünün pek çok öğesini bünyesinde barındırmaktadır. Eski Alliance Okulu’ndan Kadir Has Universitesi Misafirevi’ne … 1860’lı yıllardan itibaren A.I.U Evrensel Yahudi Birliği adı ile özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika’da Avrupa uygarlığından yoksun Yahudi toplumlarını eğitim yolu ile modernleşmelerini sağlamak amacı ile kurulan Alliance okullarının en eskilerinden biri de 1874 yılında bu binada faaliyete geçen Hasköy Alliance Kız Okulu idi. 1877 yılında aynı okulda erkek öğrencilere de eğitim verilmeye başlanması okulun kitabesine “Alliance Israélite Ecole des Garçons” ibaresinin Sultan II.Abdülhamid’e teşekkür nişanesi ile birlikte konmasının da sebebi olur. Kitabenin ortasında da sağlık Tanrısı Asklepios’un atribüsü olan birbirine sarılı iki yılan kabartması bulunur. Okulun bir bölümü Fransızca,Türkçe ve İbranice ders verirken diğer yanındaki Ruhban Okulu’nda da öğrenciler din dersleri almaya başlarlar. Merhum Hahambaşımız Rav David Asseo 1955-1961 yıllarında Hasköy Ruhani Okulu’nun müdürlük görevini üstlenir. Rav Yeuda Adoni ise 1963 yılına kadar hem ilkokul hem de ruhban okulunda ders vermeye devam eder. Okulun 1963 yılında ruhani bölümü öğrenci azlığından, ilkokul ise Galata’ya taşınacağından dolayı kapanır. Yahudiler artık daha yoğunlukla Galata bölgesindedirler. Rav Adoni, 2.Karma İlkokulu adı ile şimdiki Or-Yom binasında öğretmenliğe devam eder. Kurum, 1963 yılında Merhum Rav David Asseo’nun önderliğinde İhtiyarlara Yardım Derneği’ne dönüştürülür ve yaklaşık 50 yıl bir fiil bu binada faaliyetine gün geçtikçe gelişerek devam eder. Hayırsever bağışçıların yardımları sayesinde İhtiyarlara Yardım Derneği uzun yıllar Yahudi toplumunun gurur kaynağı ve yaşlılarını güvenle teslim ettiği bir kurum görevini sürdürür. Günümüzde yapı Kadir Has Üniversitesinin misafirhanesi olarak kiralanmış ve aktif olarak öğrencilere hizmet vermektedir. Hasköy Maallem Sinagogu Hasköy Maallem Sinagogu’na yıllardır emek veren Gabay’ı Moris Behar Hasköy’ü şu sözlerle tanımlar : “Hasköy’ün suyunu bir kere içen, tadına bir kere varan bir daha vazgeçemez.” Nitekim günümüzde restorasyonla birlikte orijinal haliyle bu bölgede ayakta kalabilmiş tek mabedimiz Hasköy Maallem Sinagogu’dur. Maaalem Sinagogu tasarımı, mimari ayrıntıları ve süslemeleriyle ayrıcalıklı bir yere sahip. Sinagog, bir zamanlar yörenin 30 bine yaklaşan nüfuslu Yahudi yaşamının bir mirası. Maalem sözcüğünün anlamını veya kökenini açıklayan herhangi bir belgeye rastlanmamış ama bu sözcüğün mahallelerine sahip çıkan Yahudilerin gururla kullandıkları ‘Mahallem’ kelimesinin kısaltması olduğuna dair bir iddia var. Kubbenin göbeğinde altın varaklı güneş motifi, sekiz dilime bölünmüş hayal ürünü manzara resimleri yer alır. ‘Teva’, Ahrida Sinagogu’ndaki gibi bir gemi pruvasını andırır ve Nuh’un Gemisi’ni simgelediği söylenir. Sinagog 1991 yılında başlayan ve Mimar Jak Rodikli’nin gerçekleştirdiği 7-8 ay süren bir restorasyon sonrasında günümüze orijinal hali ile ulaşabilmiş. Sinagog içerisinde bir ufak dua salonu,merhum Rav David Asseo adına bir toplantı salonu ve sinagogun geçmişten gelen fotoğraflarını da barındıran yönetim kurulu salonu da mevcuttur. Günümüzde artık Yahudi toplumunun aktif olarak yaşamadığı bu bölgedeki tek faal sinagogu ayakta tutmak hepimizin ortak görevidir. Aya Paraskevi Rum Ortodoks Kilisesi – Tekstilcilerin Azize’sinin Kilisesi Eflak Voyvodası Konstantin Brankovanos tarafından 1692’de ilk kadın azizelerden Bakire Azize Paraskevi adına inşa ettirilen ve yangınlar yüzünden daha önce yok olma tehlikesi de atlatan Hasköy Aya Paraskevi Ortodoks Kilisesi 2004 yılında Galatasaray’ın eski Teknik Direktörü Mirce Lucescu ve eşi Eleni tarafından yapılan yenilenme çalışmaları,ikonaların tamiri ve çevre düzenlenmesi ile günümüze sağlam bir şekilde ulaştırılabilmiş. Aya Paraskevi Kilisesi bugün Fener Rum Patrikhanesi tarafından bölgede Rum kalmadığı için Türkiye’de yaşayan Romanyalı ve Moldovalı Ortodokslar’ın kullanımına verilmiş. Kilisede ayinleri Sergiui Marcel Vlad adlı Romen rahip yönetiyor. Romalı zengin bir ailenin üç kızından biri olan Paraskevi, ailesinin ölümünden sonra Hıristiyan olup, tüm malını dağıtmıştır. İmparator Antonius’un (138 - 161) emriyle 26 Temmuz’da Paraskevi başı kesilerek idam edilmiştir. Hıristiyanlığın kabulünün ardından azize ilan edilen Paraskevi, Parthenomartis unvanını almıştır. Azizenin çocuk isteyen kadınlara ve göz hastalarına yardım ettiğine inanılmıştır. Kitabesinden anlaşıldığına göre kilise, Eflak Voyvodası Konstantin Brankovanos’un yardımlarıyla aynı yerde bulunan ayazmanın üzerine, 1692’de inşa edilmiştir. İkonostasisin altında Azizler Nikolaos, Demetrios, Paraskeve, Meryem ve çocuk İsa, İsa, İoannes Prodromos, Argyre görülebilir. Üstte ise İncil’den alınma bayram sahneleri tasvir edilmiştir. Tarihi Lengerhane Binası ve Hasköy Tersanesi Osmanlılarda gemiyi sabitlemek için denize atılan zincir ve ucundaki çapaya Lenger, bunların yapıldığı yere ise Lengerhane denilmiştir. Bizans döneminde başka maksatlar için inşa edilmiş bir binanın temelleri üzerine kurulmuş bu Osmanlı Lengerhanesi’nin geçmişi, Sultan III.Ahmet devrine uzanmaktadır. . Hasköy Tersanesi, 1861 yılında Şirket-i Hayriye tarafından kendi gemilerinin bakım-onarımı için kurulmuştur. Başlangıçta atölye düzeninde birkaç binadan oluşan tersane, zamanla olanaklar oranında genişletilir. Önce tersaneye 45 metrelik bir ahşap kızak kurulur ve çekme gücü, istimle çalışan bir ırgattan sağlanır. Bu ırgat 1910 yılında elektrikle çalışır hale getirilirken, 1938’de ise 75 ve 76 baca numaralı şehir hattı vapurları Kocataş ile Sarıyer burada inşa edilir. Günümüzde yaklaşık 27 bin metrekarelik alana yayılan Rahmi Koç Müzesi , üç ana bölümden oluşmaktadır. Müzenin birbirinden ilginç çocuklara yönelik faaliyetlerinin dışında Fenerbahçe Vapuru,Denizaltı,Antika araba ve uçak koleksiyonu,demiyorlu ve yaşayan geçmiş bölümü de endüstriyel mirasın aynası olarak bizleri tarih içinde bir geziye davet etmektedir. El Kal de Sinyora – Sinyora Sinagogu Bugün Hasköy’de terkedilmiş içi boş durumda bulunan onlarca Sinagog’tan birisi de bir eşi İzmir’de bulunan “Sinyora” Sinagogu’dur. Aya Pareskevi kilisesinin hemen yakınında bulunan bu sinagogun 16. Yüzyılda Avrupa ve Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynamış,Kanuni Sultan Süleyman’ın Yahudi bankeri olarak da bilinen “Dona Gracia Mendes Nasi” adına yapıldığı rivayet edilir. Portekiz’de başlayan, Hollanda ve Venedik’te devam eden Dona Gracia Nasi’nin hikayesi Kanuni’nin doktoru Josef Hamon’un Sultana durumu anlatması ile Osmanlı’da kesişir. Hayatı boyunca Yahudi toplumu için ve özellikle Marranos’ların tekrardan Yahudiliğe dönmesi için mücadele eden Nasi’ler Tiberia’da Kanuni’nin izni ile toprak satın alarak bir anlamda da Siyonizm’in temellerini Theodor Hertzl’den çok daha evvel burada hayal etmişlerdir. Umarım yakın zamanda Sinyora Sinagogu restore edilerek eski görkemine kavuşur. Parmakkapı Abudara Sinagogu Hasköy’de restore edilmeyi bekleyen, yakın zamanda atölye iken içi şu anda boşaltılmış olan bir diğer önemli Sinagog ise Aburada’dır. Sinagoga diğer adını veren Parmakkapı ismi ile ilgili farklı rivayetler olmasına rağmen en bilineni İstanbul surlarında bir zamanlar en fazla bir insan vücudunun sığabileceği eni boyu dar ve kısa kapılardan birinin de burada bulunmasıymış. Halk arasında ana kapılar kapandıktan sonra ancak tanınmış kişilerin geçebileceği bu kapılara parmakkapı adı verilmiş. Hasköy’de tıpkı Aburada ve Sinyora Sinagogları gibi günümüze aktif halde ulaşamamış birçok mesleki loncanın sinagogları ve bugün yıkık halde bulunan Kula,kafe olarak faaliyet gösteren Esgher, kapalı durumda bulunan Mayor ve yangınlarda yok olan sinagoglar bulunmaktadır. Hasköy’ün tarihi dokusunu ve Yahudi kültürünü keşfetmek için sizleri İstanbul Tükenmeden “Osmanlı’nın sayfiyesi Hasköy” turumuza bekleriz.
Devamını Oku
Haz26, 2018
Cibali, Fener ve Balat’ta yaşayan tanıklıklar eşliğinde bir kültür gezisi… Fener‘in feneri söndü! Balat‘ın balatası yandı! Ayvansaray‘ın sarayları yıkıldı! Cibali‘de de “asayiş berkemal” değilmiş duyduğuma göre… Ne yapmalı, ne etmeli? Osmanlılar fetih sırasında gemileri aslında nereye indirdi? İçinde Davut yıldızları barındıran Camii'nin gizemi nedir? Padişahın bir hafta içinde bitmesi koşulu ile yapımına izin verdiği kilise hangisidir? Aşkların en divanesi,en şahanesi Agora'da mı yaşanır? Peki ya nerede o eski yangınlar ve Balat tulumbacıları? Bütün bu soruların cevapları ve daha fazlası için gelin hep beraber yitip giden tarihimizin izlerinde Fener,Balat, Ayvansaray'da bir geziye çıkalım… Gönlümüzdeki Program : Cibali Kapısı, Cibali Karakolu,Gül Camii (Azize Theodosia Klisesi),Sıbyan Mektebi, Ayakapı Hamamı,Fener Taş Konakları ve Yahudhaneler, Maraşlı Rum İlkokulu, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Kırmızı Mektep, Dimitri Kantemir Sarayı ve çay, kahve molası, Selaniko Sinagogu kalıntısı,Çıfıt Çarşısı, Leon Brudo'nun Evi, Çana Sinagogu, Ahrida Sinagogu, Yanbol Sinagogu, Agora Meyhanesi, Haliç surlarını takip ederek yürüyüş ve Balat Or Ahayim Musevi Hastanesi. Kadir Has Üniversitesi Turumuzun ilk durağı Haliç’in güney sahilinde bulunan Kadir Has Üniversitesi binasıdır. Bugün Kadir Has Üniversitesi’nin yerleşkesi olarak kullanılan yapı Türkiye’nin ilk tütün fabrikasıdır. Bu fabrikanın bir diğer önemi de ilk sendikalar hakların verildiği, ilk kez güvenlik tertibatının, çalışanlarının sosyal tesislerinin olduğu ve Türk kadınını ilk kez iş hayatında gördüğümüz yer olmasıdır. İlk Türk akımı mimari üslubu öncülerinden Vedat Tek tarafından inşa edilen bina neo klasik üsluplu olup,1995’e kadar aktif olarak kullanılmıştır. Fabrikanın bir diğer önemi ise açıldığı dönemde çalışan kadınlar içerisinde Balat Yahudilerinin de bulunmasıdır. Zamanla tütün Karadeniz’den buraya gelirken, bina da üniversiteye dönüşmeden evvelki dönemde tütün deposu olarak hizmet vermiştir. Cibali Kapısı ve Karakolu Bu kapının isminin nereden geldiği ile ilgili iki ayrı iddia söz konusudur. Bunlardan biri 1492 yılında İspanya’dan gelen Yahudilerin bu kapıya “Porte Jubalica” ismini vermiş olmaları diğeri ise bu kapıdan İstanbul fethi esnasında giren ve şehit olan Cebe Ali Bey’den gelme ihtimalidir. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesine göre Mısır Sultanının şeyhlerinden biri olan Cebe Ali Bey önce Bursa’ya gelir ve buradan da kutlu kuşatma için İstanbul’a doğru devam eder. Rivayete göre birçok şeyh fetih esnasında cübbeleri ile Haliç’i önlerine serdikleri hırkalarının üstünde geçerler. Cübbeli Ali Bey’de bunlardan biri olup,bir ekmeği 1000 kişiye yettirmiştir. Cibali Karakolu’nun ismi ise tam bir rastlantı ürünüdür. Cumhuriyet Dönemi tiyatrocularının öncülerinden Muammer Karaca’nın Fransızcadan çevrilen « Nuit de Noce » Düğün Gecesi ismi oyunu provada çalışmaları esnasında oyunculardan Raşit Rıza’nın karakol komseri Orhan Bey’e “Kendine gel burası Cibali Karakolu değil!” demesi Karaca’ya ilham vermiş ve oyun bu şekilde çevrilmiştir. Cibali Karakolu oyunu tam 300 kez oynanarak , en çok sahnelenen ve klasikleşmiş oyunlarımızdan biri olmuştur. Durumun bir diğer ironik kısmı ise o günden sonra ufak bir komserlik olan Cibali Emniyeti’nin resmi yazışmalarda da Cibali Karakolu olarak anılmasıdır. Osmanlı Dönemi’nde her kapı girişinde bir komiserlik binası bulunur ve her komiserliğin bodrum katı da bu bölgede bir yatır barındırırdı. Şimdilerde boş tutulan beyaz binanın alt katında da yatır halen görülebilmektedir. Gül Camii – Hagia Theodosia Klisesi Bizans Dönemi (867-886) yıllarında inşaa edildiği tahmin edilen yapının ismini veren Azize Theodosia, İkonoklazma Döneminde (726-842) Büyük Saray’ın Khalke kapısı üzerindeki Hz. İsa ikonasının indirilmesini önlemek isterken gözleri dağlanmış ve ölmüş, sonrasında da azize mertebesine yükseltilmiştir. Azize bu kliseye gömüldükten sonra hastalıklarından şifa bulmak isteyenler tarafından sıkça ziyaret edilmiştir. Kliseye yaklaşırken meydana gelen yükseltiden de anlaşılacağı üzere klisenin bir « Kripta » mezar odası mahsen bölümünde mevcuttur. Burası rivayete göre Hagia Theodosia ve bazı Bizans hükümdarlarının mezar odalarından oluşmaktadır. Keza yine aynı bölümdeki dehlizler sayesinde bölgedeki bazı diğer kliselere de ulaşım mümkündür. İstanbul’un fethi sonrasında Cami’ye çevrilip Gül Camii adını alan klisede, günümüzde taşıyıcı kollar üzerinde görülebilen Davut Yıldızları ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekmektedir. Bilindiği üzere altı köşeli yıldız farklı kültürlerce de kullanılmıştır. Maraslis Rum İlköğretim Okulu Eski Yunan tapınaklarını andıran dört sütunlu heybetli girişi ile bizi karşılayan bina hüzünlü bir hikayeye de sahip olan Maraslis Rum İlköğretim Okuludu’dur. Odessa Belediye Başkanlığı da yapmış olan Rum tüccar Grigoris Maraslis cemaate yüklü bir para göndererek Fener Rum Erkek Lisesi’nin ihtişamını aratmayacak bir okul yapılmasının talimatını verir. Ayrıca Maraslis okulda eğitim görecek öğrencilerin de masraflarını karşılamanın sözünü vermiştir. Ancak okul 1901’de açılınca Maraslis tamamlanan yapının gönderdiği paranın karşılığından çok uzak olduğunu görür. Yolsuzluk iddiaları da araya girince Maraslis projeden vazgeçer ve okulun tüm ihtiyaçları Patrikhane üzerine kalır. Okul Patrikhane’nin emekleri sayesinde günümüze gelebilmiştir. Fener Rum Patrikhanesi Türkiye'de resmî olarak Fener Rum Patrikhanesi, dünyada Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi olarak anılan kurum, 250 milyon mümine sahip Ortodoks dünyasının ruhanî önderi konumunda olan bir kurumdur. Patrikhane, Ortodoks dünya içerisindeki tarihten gelen hiyerarşik yapısını ve diğer Hıristiyan mezhepleri, diğer semavî dinler ve diğer hükümetler nezdindeki konumunu muhafaza etmektedir. İstanbul’un fethini müetakip Fatih Sultan Mehmet, Constantınopolıs Patriği seçilen Gennadios’a Türk ve İslam hukuku çerçevesinde, patriğin görev ve yetkilerini gösteren, Patrikhane’ye bazı ayrıcalıklar tanıyan bir ferman çıkarmıştır. Fatih’ten sonra ise Osmanlı hükümdarlarının Patrikhane’ye verilen imtiyazları benimseyen fermanlar vermesi gelenek haline gelmiştir. Böylece Fener veya Ökümenik Patriklik de denilen Patrikhane ve Rum Patrikliği'nin yasal statüsü süreklilik kazanmıştır. Cumhuriyet döneminde Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin etkinlik alanı da dini konularla sınırlanmıştır. Hizmet binasının 1941'de yanması üzerine, 1989'da Yüksek Mimar Aristidis Pasadeos nezaretinde başlatılan onarım çalışmaları 1991'de tamamlanmış olup, patrikhane, faaliyetini halen yeni binasında yürütmektedir. Fener Rum Erkek Lisesi – Kırmızı Mektep 1881 yılında Mimar Dimadis tarafından Marsilya’dan getirilen kırmızı tuğlalar ile şato görünümünde inşaa edilen Fener Rum Erkek Lisesi uzun yıllar Haliç’teki görkemiyle Patrikhane binası ile karıştırılmıştır. Bugün kullanılan görkemli binanın yapımından önce, yine Fener semtinde, zaman zaman ismi değişse de okulda 560 yıl boyunca aralıksız eğitim verildi. 1804 yılında Kuruçeşme'ye taşınan okul, 1850 yılında tekrar Fener semtine dönerek Patrikhane karşısındaki binada eğitime devam etti. 17. ve 18. yüzyıllarda okuldaki Felsefe bölümü, "Akademi" unvanını almasını sağladı. 1904-1919 yılları arasında faaliyet gösteren "Öğretmen Okulu" bölümünün mezunları, Osmanlı toprakları üzerinde öğretmenlik yapabiliyordu. Mezunlar ayrıca, Osmanlı sarayında çevirmen ve devlet kurumlarında yüksek makam sahibi olabiliyordu. Patrik İoakim 3 zamanında okulu üniversiteye dönüştürme planları yapılsa da sonuca ulaşılamadı. Osmanlı Devleti zamanında saray ve Bab-ı Ali tercümanı, Eflak ve Boğdan voyvodalarının çoğu bu okulda yetiştirildi.İç mekanında süslemelerin göze çarptığı okulun tavan ve duvarlarında önemli kişilerin portreleri yer almaktadır. Ahrida Sinagogu yüzyılın başlarında yapılan ve adını, kurucularının İstanbul'a göçettikleri bugün Makedonya Cumhuriyeti’nde yeralan Ohri kentinden alan sinagog, bugün de İstanbul'daki en geniş kapasiteli sinagogdur. Romanyotlar tarafından kurulan bu sinagog, Romanyotlar'ın Sefaradlar'ın altında asimile olmalarıyla zamanla Sefarad sinagogu haline gelmiştir. Tuğla ve yığma taştan inşa edilmiştir. Sinagogun tevası (dua kürsüsü) bir gemi pruvasını andırır. Yapının avlusunda bir midraş (okul) bulunmaktadır. Sabetaycıların peygamberi Sabetay Sevi'nin İstanbul'da ibadet etmek için ziyaret ettiği tek sinagogdur. Doksanüç Harbi esnasında Rus ordularına karşı savaşan Türk askerleri için dua tertip edilmiş, söz konusu törene ilişkin ayrıntılı haberler The Illustrated London News gazetesinde ve L'Illustration dergilerinde de yayımlanmıştır. Ahrida Sinagogu Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 16 Eylül 1987 tarihli kararı ile koruma altına alınmıştır. Sinagog 1992 yılında Sefaradlar’ın Osmanlı altında 500. Yıl kutlamaları vesilesi ile restorasyondan geçmiştir. Surp Hıreşdagabed Ermeni Klisesi Balat’ta bulunan Surp Hıreşdagabed Kilisesi, 17. yüzyıl başlarında terk edilen Ayia Strati Rum Ortodoks Kilisesi'nin 1627'de (bazı tarihçilere göre ise 1635'te) Ermenilere verilmesiyle kurulmuştur. Sunağın arkasındaki kitabeye göre, kilise 1628 yılında onarımdan geçmiştir. 1729'daki Balat yangınında harap hale gelen ahşap kilise binası bir kez daha onarımdan geçirilir, 1831'de ise kâgir olarak yeniden yapılmak üzere yıkılır ve 1835'te ibadete açılır. Kilise, 1835'teki haliyle günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Osmanlılar Ermeni Cemaati’ni diğer Ortodoks cemaatlerden ayırmak için Gregoryen adını vermişlerdir. Ermeniler, Hıristiyanlık’la ilk olarak M.S. 1.yüzyılda tanıştı. İsa’nın havarilerinden Aziz Tadeos, Aziz Bartolomeos ve takipçilerinin çabaları sayesinde o güne dek putperest olan geniş bir Ermeni topluluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Romalıların buna karşı çıkmasına, 197 ve 230 yıllarında, Anadolu’da yaşayan Hıristiyan Ermenileri kırımdan geçirmesine rağmen Hıristiyanlığın Ermeniler arasında yayılması durdurulamadı. 451 yılında toplanan Kadıköy Konsili’nin kararlarını benimsemeyen ve o tarihten bu yana Hıristiyanlık içerisinde bağımsız bir kol olarak yaşamayı sürdüren Ermeni Kilisesi, bugün sekiz milyonu aşkın üyesiyle, dünyada 50 milyondan fazla üyesi bulunan Kadim Ortodoks Kiliseler ailesine mensuptur.
Devamını Oku
Haz26, 2018
19. yüzyılın konak ve sarayları ile bezenmiş,günümüzün moda merkezi Nişantaşı,Sultan Abdülmecit’in teşviki ile kurulan Teşvikiye,efsane başkanı merhum Süleyman Seba ile bütünleşmiş Beşiktaş… Tarihi yapılar, eşsiz parklar ve binbir lezzet içerisinde geçirilecek bir Pazar günü. Nişan taşlarından cazibe merkezi Nişantaşı’na 1780’lerde geniş bostanlar, çilek tarlaları ve boş bir arazi görünümündeki Nişantaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nda ordunun atış talimleri yaptığı alandı. Semtin gelişmesinde ilk bina özelliği taşıyan, 1854 yılında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Teşvikiye Camii’nin etkisi büyüktür. Caminin avlusunda bulunan iki nişan taşındaki kitabelerden birinin 3. Selim’e diğerinin ise 2. Mahmut’a ait olduğunu öğreniyoruz. Nişantaşı’na asıl adını veren ise Teşvikiye - Osmanbey ve Valikonağı ile Harbiye’nin kesişme noktasında bulunan dikilitaşlardır.1900’lu yıllarda Nişantaşı bir konaklar semtiyken tarihi yarımadada yaşayan köklü ailelerin bu bölgelerde oturtulma teşviki ile hızlıca apartmanlaşan bir semte dönüşür. 1870–1930 yılları arasında her ne kadar Osmanbey-Şişli hattındaki saray çevresinin konaklarından Nişantaşı’na bakıldığında bu bölgede yaşayan çingeneler ve evlerinin etrafındaki telli tenekelerden mahalleye “Teneke Mahallesi” dense de semtin kaderi değişimden olumlu etkilenmiştir. 1940’lı yıllara gelindiğinde şehrin başka mahallelerinde kimse köpek beslemezken Nişantaşı’nda köpeklerini gezdiren hanımlar görmek mümkündü. 1922 yılında tam karşısında bulunan İtalyan Sefareti çalışanlarına kiralanmak amacı ile İtalyan tüccar Vincenzo Caivana tarafından yaptırılan Maçka Palas o dönemde İstanbul’daki yalnızca üç apartmandan birisiydi. Göz alabildiğine ıssız arazinin arasına konumlanmış konakların semti Nişantaşı’nın kaderi de bundan sonra tıpkı İstiklal Caddesi gibi 10–15 sene içerisinde değişecekti.1942 yılında dönemin hükümeti tarafından yürürlüğe konulan “Varlık Vergisi” bölgeyle Levanten, Ermeni, Yahudi ve Rum vatandaşların bağını kopardı. Birçok tüccar, dükkân sahibi ve sanatçılar arkalarında mal ve mülklerini bırakıp gidince fırsatçılara gün doğdu. Zamanın diplomatik dili Fransızca ve Türkçe’nin karışımıyla oluşan bir dille ne zaman sokağa çıkılsa herkesin birbirine selam verip “Bonjour canım. Bonsoir hayatım” dediği bir nesil Nişantaşı’ndan uzaklaşmış oldu. Böylelikle de şimdiki labirent misali kıvrılan sokaklar ve yeşil alanların azlığına neden olan kontrolsüz binalaşma başladı. 1960’lı yıllarda bankaların hesap açanlara çekilişle ev-araba dağıtma furyasından başta Nişantaşı ve Suadiye nasibini aldı. Şimdileri Kozyatağı, Beylikdüzü semtlerinin yerine o dönemde “Bir talihliye İstanbul’un müstesna semti Nişantaşı’nda lüks daire” edaları duyulmaktaydı.1979 yılında suikast sonucu kaybettiğimiz gazeteci ve aktivist Abdi İpekçi’nin adı ise ölümünden sonra oturduğu evin de bulunduğu eski adı ile “Emlak Caddesi” ne verildi. Bu caddede bulunan Abdi İpekçi anıtı yoldan geçenlerin ne kadar dikkatini çeker bilinmez ama ne yazık ki her geçen gün açılan kaliteli markalara rağmen caddenin eski havasını koruyamadığı biliniyor. Bütün kaybettiklerimizin yanında ne mutlu ki bugün Nişantaşı’nda eski “English High School For Boys” olan Nişantaşı Anadolu Lisesi, Akif Tunçel Teknik Lisesi olan eski İtalyan Sefareti, Maçka Palas,Teşvikiye Palas,Narmanlı Apartmanı ve Teşvikiye Art-Nouveau Karakolu günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Modadan, sanattan kültürden tutun da her alanda Paris esintisini sokakta yürürken bile hissedeceğiniz, İstanbul’a yeni gelmiş birinin kısa zamanda İstanbul beyefendisi olabileceği İstanbul’un çekim merkezidir Nişantaşı. Her İstanbullunun gönlünde Nişantaşı’nın tadı bir başkadır. Nişantaşı demek burada yaşayanlar için dolmuş sırasında Betül Mardin veya Haldun Dormen’le sohbet etmektir, kimine göre ise tesadüf eski sevgilinin görülüp kafa çevrildiği, yeni nesil içinse son yıllarda piyasasını halen koruyan Atiye Sokak’ın ve Reasürans Pasajı’nın bulunduğu semttir. İstanbul’daki birçok tarihi semtimizde olduğu gibi, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren modernliğin simgesi olmuş Nişantaşı’nda da bugünlerde gözle görülür bir değişiklik yaşanıyor. Yazarların Dilinden İstanbul’un İlk Modern Apartmanları Maçka Palas, İsplandit, İzmir Palas, Teşvikiye Palas, Narmanlı, Pamuk ve diğerleri Yazar Ayşe Kulin çocukluğunun geçtiği ve daha sonraları hayatının önemli safhalarında yer tutan Narmanlı Apartmanı’nı Yazarlar’ın İstanbul’u kitabında şöyle anlatır : “Hayatla cebelleşmem ve neticede olgunlaşmam, güçlenmem de Narmanlı günlerime nasip oldu. İkinci evliliğime adım atarken de yine Narmanlı'daydım. Kısacası kişiliğimi kazanmamda payı büyüktür Narmanlı'nın. Bir evde yaşananlar, hele de ölüme dair ilk acıların ve ilk aşkların yaşandığı odalar, üzerimizde silinmez izler bırakır, o evler bir parçamız olur adeta. Dahası, insanların da evleri etkilediğine inanırım. Narmanlı'nın üçüncü katındaki iki numaralı dairenin odaları, eminim bana ait titreşimleri hâlâ taşıyordur duvarlarında. Gençliğini ve romancılığının büyük bir bölümünü bu bölgede geçirmiş yazar Selim İleri ise şöyle anlatır Maçka Palas ve İzmir Palas ile ilgili anılarını : “ Maçka’ya doğru yürürken, Maçka Palas’ın Bronz Sokak’la birleşen köşesinde küçük taş tabela büyülerdi. Ulu Şair Abdülhak Hâmid Tarhan Maçka Palas’ta oturmuş. Tabelada yazılı. Hayallerim uçsuz bucaksızdı: Gün gelecek, benim oturduğum evlerden birinin duvarına benzeri bir yazı çakılacaktı. Bugün içim sızlayarak bakıyorum Hâmid’li tabelaya. Kimsenin okumadığı bir şair, ululuğu silinip gitmiş. Maçka Palas’ta yaşadığı kimseyi ilgilendirmiyor. Eseri kimseyi ilgilendirmiyor. Bir dönem müzeye dönüştürülmüş dairesi çok yakın gelecekte otel odası olacak. Taş tabela da gülünç hatıra... Bununla birlikte nice zamanlar Maçka Palas, İzmir Palas heyecan, coşku yurtları oldu. İlkinde yalnızca şair-i âzam Hâmid yaşamamış; o çağlarda romanlarını çok severek okuduğum Kerime Nadir de Maçka Palas’ta oturmuş.Kerime Nadir’in Romancının Dünyası’nda derlediği anıları Maçka Palas günlerinden acı tatlı olaylar yansıtır.İzmir Palas’ta Muazzez Tahsin Berkand hâlâ oturuyordu. Sonu mutlu biten romanların yazarı. Onu bir kere Teşvikiye’den Maçka’ya yürürken görmüştüm. İzmir Palas’ın görkemli kapısından çıkmıştı. Romancıları, şairleri, hikâyecileri yeryüzünün en mutlu insanları sanıyordum; hep ilkgençlik. Yünlü kumaştan bir tayyör kuşanmış Muazzez Tahsin’in yüzünde mutluluktan eser yoktu. Handiyse asık yüzlüydü. Mutlu aşklar yazmış bu romancı yeryüzüne apaçık mutsuzlukla bakıyordu... İzmir Palas, bana sorarsanız, İstanbul’un hâlâ en güzel, en bakımlı, geçmişinden gurur duyan bir apartmanıdır. Bahçesinde mevsimden mevsime yenilenen çiçekleri, Maçka’dan her geçişimde gönlümü çeler. İzmir Palas’ ta derin görgü konuşur. İtalyan asıllı mimar Mongeri’nin eseri Maçka Palas ise anıtsal bir yapıdır. Onda görgüden çok, ihtişam konuşur. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk ise kendisinin ve ailesinin yıllarca yaşadığı Pamuk apartmanı ile ilgili bir anısını şöyle aktarır : « İstanbul adlı hatıra kitabımda, bir zamanlar bütün ailemin Nişantaşı'ndaki Pamuk Apartmanı'nın dairelerinde yaşadığını yazmıştım. Bu apartmanın önünde elli yaşında bir kestane ağacı vardı ve çok şükür hala da var. Aslında 1957 yılında bir gün önümüzden geçen caddeyi genişletmek için belediye bu ağacı kesmeye karar vermişti. Mağrur bürokratlar ve otoriter iktidar sahipleri mahallelinin karşı çıkmasına da aldırmamıştı. Böylece amcam, babam, bizler bütün aile kesileceği gün ve bütün gece sokağa çıktık ve kestane ağacının başında nöbet tuttuk. Bu da hem bizim kestane ağacını korudu, hem de bütün ailenin sık sık hatırlamaktan hoşlandığı ve bizi birleştiren bir hatıra oldu. » Beşiktaş Adı Nereden Geliyor? Bir zamanlar Beşiktaş’a ‘Taş Beşik’ denirmiş. Bu adla anılmasının nedeni şöyle anlatılır. Çok eskiden şimdiki Beşiktaş’ın olduğu yer ormanlıkmış. Yaşka adındaki bir papaz, burada büyük bir kilise yaptırmış. Hz. İsa'nın Kudüs'te, Beytullah’ta bulunan beşiğini getirip bu kiliseye koymuş. Bu aslında taş bir tekneymiş. Hz. İsa’yı çocukken, bu teknede yıkarlarmış. Kiliseye bu beşikten dolayı ‘Taş Beşik Kilisesi’ adı verilmiş. Kiliseyi yaptıran papaz öldükten sonra burada bulunan taş beşik Ayasofya Kilisesi’ne nakledilmiş. Fakat beşiğin adı unutulmamış ve Beşik Taşı’ndan ‘Beşiktaş’ adı günümüze kadar kalmış. Beşiktaş’ın adı etrafında anlatılanlardan bir çeşitleme de şöyledir: Barbaros Hayrettin Paşa, seferlerden dönüşte, gemilerini şimdiki Beşiktaş kıyılarına koydurduğu beş tane taşa bağlarmış. Bu nedenle, adı geçen bölgeye önceleri ‘Beş Taş’ zaman içerisinde de halk dilinde değişikliğe uğradığı şekliyle ‘Beşiktaş’ denmiştir. Beşiktaş kıyısında 1622’de Ohrili Hüseyin Paşa tarafından Beşiktaş Mevlevihanesi yaptırılmıştır. Daha sonra bu Mevlevihane yıktırılmış ve yerine Çırağan Sarayı yaptırılmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi de Beşiktaş’tadır. Şairler Parkı ve “Neyzen Tevfik” “Şairler Parkı Beşiktaş semtinin kültür adacıklarından biridir. Akaretlerden Maçka’ya çıkan yokuştaki Akaret evlerinin hemen bitiminde yer alır. Mahallelinin soluklandığı bol ağaçlı, çiçekli bu güzel alana adım attığınızda tanıdık yüzlerin heykelleri ile karşılaşırsınız. Dikkatle baktığınızda çoğunun, yaşamının hiç değilse bir bölümünü Beşiktaş’ta geçirmiş edebiyat dünyamızın ünlü isimleri olduğu gözden kaçmaz. Sabahattin Kudret Aksal, Behçet Necatigil, Özdemir Asaf, Necati Cumalı, Cahit Sıtkı Tarancı, Neyzen Tevfik ve parkın karşı ucunda tüm haşmetiyle Melih Cevdet Anday. Neyzen’i bankta oturmuş ney çalarken betimleyen heykel parkın genelde yanı en dolu bankıdır. Derler ki bugüne dek Beşiktaş’tan üç en önemli cenaze kalkmıştır. Bunlardan ilki Ulu Önder Atatürk,ikincisi Neyzen Teyfik ve son cenaze de geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Süleyman Seba’dır. Neyzen Tevfik ney çalmadaki ustalığının yanı sıra, şiirleri, keskin yergileri, ünlü küfürleri, serseri yaşantısı, akıl hastanesi günleri ile unutulmaz bir kişiliktir. Fıkraları ve nükteleri günümüzde de canlılığını korur. 28 Ocak 1953 tarihinde Beşiktaş’taki evinde öldüğünde 70’ini geçmiş sanatçının sevenleri, halkın her kesiminden insan doldurmuş Sinan Paşa Camii’sindeki cenazesini. Neyzen Tevfik’in, kardeşi Şefik Kolaylı ile yaptığı bir söyleşide sarf ettiği sözlere göz attığımızda cenaze töreninin görkemi ve katılanların içtenliği konusunda neden şaşırmamamız gerektiğini anlayıveririz. Şöyle der Neyzen : ” Ben İstanbul’da her hangi bir evin kapısını çalsam, ya anası, ya babası, ya dayısı, amcası hülâsa birisi tanıdık çıkar. Bana çorbamı verirler. İcap ederse çamaşırlarımı yıkarlar. Ben bankadan bile zenginim “ Öyle ya Neyzen Tevfik’tir o, maddiyatla değil, sevgi ve dostlukla örmüştür yaşantısını. Neyi ve şiir dünyası ile özgürdür o. İşte Neyzen Tevfik’in döneminin siyasileri için yazmış olduğu unutulmaz dörtlüklerden biri : Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler. Künyeni almak için partiye ettim telefon, Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler, Akaretler Sıraevler’in “Sırasız” Hikâyeleri Mimarisi Sarkis Balyan tarafından tamamlanan Akaretler Sıraevler, barok ve rokoko stillerinin etkisinden uzak neo klasik ön cephe dizaynıyla 1870'lerin sivil mimarisinde İstanbul'un ilk toplu konut örneği olarak kent yaşamına renk katmıştır. Bu evlerle ilgili en ilginç hikayeler ise 1940’lı yıllara, cumhuriyetin ilk dönemine rastlar. Deniz tarafında Dolmabahçe Sarayı ek binaları, şimdiki Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi ve Resim Heykel Müzesi... Az aşağıda Rum ve Ermeni nüfusunun Türk'e yakın olduğu civcivli çarşı bölgesi.. Yukarıda Valideçeşme, Maçka, derken elit tabakasıyla Nişantaşı... Bu çerçevenin ortasında duran, Osmanlı döneminin ilk toplu konutlarına bir anlamda 'getto' yakıştırmasını yapmak hiç de abartılı olmazdı. Yine de mimarisinin sunduğu ayrıksı hal, Nişantaşı elitizmine benzemeyen başkalığını anlatmaya yetmezdi. Mesela tesisatçı Niko'nun harcı değildir Sıraevler, çünkü kendini orada rahat hissetmesi mümkün değil. Emekli Kanlıca Komiseri Fikri Bey, Bulgar eşi Elpo Hanım'la bir dönem Akaretler'de oturmaya heveslenmişler. Neticede bir komiser emeklisi, durumu o kadar da kötü olmasa gerek. Ama işte yine de komşusu emekli Varna Konsolosu Kamran Bey'in gözlük üstünden attığı manidar bakışlar, o dönem 10'lu yaşlarında olan bir çocuğun dikkatli gözlerinden kaçmamış. Kısa bir süre sonra Fikri Beyler Beşiktaş çarşıya ailece dönmüşler. Şimdi W Hotel'in konuşlandığı köşede bulunan Halkevi'nin 1942 yılında düzenlediği gençlik dans yarışmasından ayrıntılar da ayıklamak mümkün. Sonuçta Beşiktaş'ı temsilen katılan çiftle Nişantaşı'nın genç çifti birlikte birinci seçilir. Kalp kırmamak, işi yazı turaya bırakmamak için ödül, Beşiktaş ekibinden Emine Hanım'a Nişantaşı çiftini temsilen de Haluk Bey'e verilir. Fakat semtte o dönemlerde yaşanan hayatı anlamak için Belkıs Hanım'ın vaziyeti yeterli olabilir. Belkıs Hanım, Maçka Palas'taki varlıklı ailelerin kızlarına mürebbiyelik yapar. Lisan dersleri, piyano, biraz da nezaket kaideleri... Belli ki o da varlıklı bir aileden gelir. Eğitimli, iki lisan ve çokça yol yordam bilen bir kadın; Kandilli Kız Lisesi'nden diplomalı... Maçka Palas'ta yapılan bir iş görüşmesinde Akaretler'de yaşıyor olmak fazlasıyla yeterli bir referans onun için. Lakin: Hem Akaretler'de yaşayıp hem de mürebbiyelik yapmak... Sadece yaptığı iş bilinmesin diye, yürüme mesafesindeki işine, önce Beşiktaş'a inip sonra Maçka'ya çıkan bir otobüse binerek gidiyor Belkıs Hanım. Bunu gören elbette var, ama dönem terbiyesi ağzı bıçak açtırmamayı icap ettiriyor. Gündelik hayat aksiyonlarında da farklı bir ağırbaşlılığı var Akaretler'in. Ağır demir kapılar hep kapalı. Tantanalı düğünler de olmuyor, ağlak cenazeler de. Mehtaplı yaz gecelerinde bile ayrı gayrı bir durum... Beşiktaş ahalisi Barbaros heykelini çeviren karo taşlara yayılıyor genelde, çocuklar koşturuyor, bir curcuna... Akaretler sakinleri ise daha ziyade Kaymakamlık'ın önündeki sıralara oturup sahilin ağaçlıklı loş köşelerinden sessizce Boğaz'a bakıyorlar. Saray Koleksiyonları Müzesi – Beşiktaş (Matbah-ı Amire) Şu ana kadar şüphesiz ya bir okul turunda ya da yurtdışından gelen misafirlerinizi gezdirmek amacı ile Dolmabahçe veya Beylerbeyi Sarayı’na yolunuz düşmüştür.Osmanlı’nın son yüzyılına ışık tutan bu saraylar size ihtişamlı bir yaşamı anlatmakla beraber Sultanların ailelerinin günlük yaşam kıyafetleri, boş zamanlarda kullandıkları objeler hakkında bir bilgi verememektedir. Saray Koleksiyonları Müzesi ile ilk defa 19. Yüzyıl gündelik saray hayatının izleri meraklıları ile buluşmaktadır.Osmanlı Dönemi’nde saray mutfakları olarak kullanılan mekanlar ustalıkla dekore edilmiş ve sizlere o dönemlerin günlük hayatı hakkında merak uyandıracak birçok obje gün ışığına çıkarılmıştır. Bir düşünsenize o dönemlere ait bir dişçi koltuğu veya küçük şehzadelerin o döneme ait logo oyunlarını incelediğinizi… Bu müze o dönemlere ilişkin fikirlerinizi değiştirmede şüphesiz etki edecek. En azından onlar da bizim gibi değişik zevkleri olan insanlarmış diyeceksiniz. Müzenin bir bölümü sergi alanı olarak ayrılmış ve düzenli resim sergileri düzenleniyor. İstanbul Deniz Müzesi Şu sıralar İstanbullular uzun bir aradan sonra Avrupa standartlarında modern ve şık bir deniz müzesine kavuşmanın keyfini çıkarıyorlar. Kadıköy İskelesi’nin hemen karşısında eski yerinde ancak daha da büyümüş bir halde sizi karşılayan müze dışardan da net görülebilen sultan kayıkları ile Osmanlı Donanması’nın geçmişine ışık tutuyor. Envanterinde yaklaşık 20.000 eseri barındıran müzenin şüphesiz en ilgi çeken eseri 17. Yüzyıldan kalma dev kadırga olarak göze çarpıyor. Tam örneği barındırma açısında dünyada tek olan bu kadırga müzenin sultan kayıkları sergisinin de ilk eserini oluşturyor. Müze içerisinde Tarihi kadırgaları,Saltanat Kayıklarını görebileceğimiz gibi Atatürk’ün bizzat kullandığı 3 adet kayık ta müzenin giriş bölümünde ziyaretçilere sunuluyor.Barbaros Hayrettin Paşa ve Piri Reis’in de örneklerle onurlandırıldığı müzenin alt galerileri de en az üst galeriler kadar görmeye değer eserleri barındırıyor.Gemi baş figürleri ve gemi mobilyaları bir dönemin ihtişamı ve Osmanlı Donanması hakkında bilinmeyenleri öğrenmenize yardım ediyor. Beşiktaş’ın Lezzet Simgeleri: Yedi-Sekiz Hasanpaşa – Kaymakçı Pando İstanbul, başlı başına bir lezzetler diyarı. Beşiktaş Çarşı’ya girerken sizi ilk önce, semtin balık pazarı karşılar. Daha sonra da dershaneler, kitabevleri, giyim mağazaları ve kuyumcuların peşi sıra lokantalar, pastahaneler ve fırınlar. İlerlerken, bir sokak aralığı ilişir gözünüze. Ve bir yerlerden yayılan enfes kokular alır, götürür sizi. Kâh bir ekmek fırını, kâh da kaymakçıdan yayılan mis gibi koku. Bugünlerde birçok semtte olduğu gibi Beşiktaş’ta da o semte adını vermiş yılların emektarları işletmelerini kaybetme tehlikesi yaşıyor. Nitekim Beşiktaşlılar’ın yakından bildiği Kaymakçı Pando ne yazık ki artık yok. 10 yıllık kiracı olunan işletmelerle ilgili kiracıyı çıkarma hakkı veren kanuna istinaden mal sahibi tarafından tasfiye edilmiş. Yedi Sekiz Hasan Paşa Kurabiye Fırını da, tıpkı Bal-Kaymakçı Pando gibi Beşiktaş'ın eskilerinden.. Fırının bugünkü işletmecisinin üçüncü kuşaktan büyükdedesi; Yedi Sekiz Hasan Paşa namıyla anılan bir Osmanlı paşasının oduncubaşısıymış. Paşanın namını, okuma yazma bilmediği için Arapça'da 7 ve 8 anlamlarına gelen ters V ile düz V'yi kullanmasından ötürü aldığı söylenir. Paşa kendi adını da, ters V ile düz V'yi yine düz bir çizgiyle birleştirerek yazarmış. Sultan Abdülaziz zamanında Ağa payesiyle Yıldız Sarayı'nın Karakol Komutanlığı'na getirilen Hasan Ağa, II. Abdülhamid'i devirmek için Çırağan Baskını'nı gerçekleştiren ihtilâl yanlısı gazeteci Ali Suavi'yi bir sopayla kafasına vurarak öldürdükten sonra da Paşalık (Mareşallik) ünvanını alır. Artık bu olaydan sonra Hasan Paşa, Fehim Paşa ile birlikte II. Abdülhamid'in en güvenilir adamlarından biri olur. Günümüzde fırının üçüncü kuşak sahipleri ile sohbet ettiğimizde kiracılık durumlarından ötürü bir gün kaymakçı Pando ile aynı kaderi paylaşma ihtimali ile muzdarip olduklarını görüyoruz. Öte yandan, fırının her köşesinde bulunan Atatürk portreleri, Hasan Paşa’nın çatık kaşları ve nostaljik panosu ile çarşının içinde geçmişe bir yolculuk Yedi-Sekiz Hasan Paşa Fırını… Bir yerde lüks marka ve rezidansları ile yeni sahiplerini bekleyen bir semt, diğer yanda ise İstanbul’un hanımefendi ve beyefendileri.. İstanbul’un geçmişten geleceğe öyküsü olan iki en önemli semtinde nostaljik bir gezi için siz de bir pazarınızı bize ayırın… Hadi o zaman binelim Üsküdar’dan vapura : 5 dakkada Beşiktaş,Şıngır Mıngır Nişantaşı ! Kaynaklar: http://www.zaman.com.tr/selim-ileri/-ne-vakit-macka-dan-gecsem-_775877.html Ayşe Kulin,Yazarların İstanbul’u http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=7314
Devamını Oku
Haz21, 2018
Birkaç kuruş bozuk para için soğuk, yağmur demeden ikinci el kıyafet satan teyzelerin, nuh nebiden kalma ama bir o kadar değerli antikaların arasında, çarşı pazarın sesine kulak vererek gezilecek bir Pazar günü… Feriköy – Dolapdere- Eminönü – Horhor – Çukurcuma Gelin bir Pazar sabahı artık anneanne,babannelerimizin evlerinde bir köşede duran vazoların,gümüşlerin,45’lik plakların,70’li yıllardan kalan envai kıyafetlerin izinde İstanbul’un otantik semtlerindeki bit pazarlarını arşınlayalım. İster bu pazarlarda birer alıcı olun, ister sadece meraktan göz gezdirin. Yaşı sizden büyük olan o eşyalara saygıyla yaklaştığınız sürece sabahın erken saatlerinden oraya gelmiş teyzeler,amcalar sizleri güleryüzle karşılayacaklardır. Unutmayın ilk sahibi olmadığınız bir eşyanın son sahibi de olmazsınız. Hadi o zaman, Feriköy’den yola çıkıp geçmişe yolculuğun İstanbul’daki kapısını aralayalım. Feriköy- Bomonti Antika Pazarı Kentsel dönüşümden nasibini alan Feriköy ve Bomonti son birkaç yılda çehresini tümden değiştirdi. İzzet Paşa Sokak’tan Feriköy yönüne devam ettiğinizde bundan birkaç sene evvel araba tamirhanelerinin bulunduğu bölgenin yerinde metrekaresi euro cinsinden satılmakta olan yepyeni rezidanslarla karşılaşmaktasınız günümüzde. Peki yıllar boyu Rum,Ermeni ve Yahudi azınlıklara ev sahipliği yapmış bu semtin adı nereden gelmektedir ? Bomonti semtine adını da veren İsviçreli Bomonti Kardeşler, 1890 yılında Feriköy’de ilk büyük ölçekli bira fabrikasını kurarlar. 1909 yılına kadar İstanbul’da tek bira üreten firma olarak faaliyet gösteren Bomonti, hem kendisine has lezzeti hem de az alkolüyle kısa sürede geniş bir hayran kitlesi de yaratır. Cumhuriyet sonrası Tekel şemsiyesi altında üretime devam eden fabrika 1991 yılına kadar açık kalır. Şimdilerde Bomonti Bira fabrikası binası lüks bir otelin eğlence işletmesi olarak kullanıma açılmayı beklemektedir. « Dolaplarınıza yer açın » sloganı ile bundan birkaç sene evvel faaliyete geçen Bomonti Antika Pazarı, lüks rezidansların ortasında Pazar günleri adeta binbir çeşit eşyaya rastlayabileceğiniz bir vaha. Feriköy-Pangaltı-Ortaköy ve hatta İstanbul’un bir çok semtinde eskici ve antikacının bir arada Pazar günleri en güzide eşyalarını sergiledikleri bu mekan cumartesi günleri de Bomonti Organik Pazarı’na ev sahipliği yapıyor. Bulunduğu mahalle itibariyle azınlıkların yaşadığı evlerden kalma dini objeler,eski gazete küpürleri,çay kahve fincanları, envai çeşit lambalara da rastlamak mümkün. Pazarın bir diğer özelliği de bir köşesinin eski plak,pikap ve aksesuarlarına ayrılmış olması. Türkçe veya yabancı plak arşivi tutanlar için bir çok eski iyi durumda plağı da uygun fiyatlara burada bulmak mümkün. Herhangi bir objeyi beğenirseniz mutlaka pazarlık yapmayı ve yanınızda bozuk para taşımayı da unutmayın. Dolapdere Bit Pazarı Sadece Pazar günleri açık olan bir diğer « bit pazarı » ise Pangaltı’dan Dolapdere’ye indiğinizde bir zamanların Apik İşkembecisi’nin hemen yan sokağından başlayan Dolapdere Bit Pazarı’dır. Hazır Dolapdere’ye inmişken İstanbul’un şimdilerde kapalı olan en eski işkembecisinden de bahsetmeden olmaz. 1942 yılında Apik Hayrabetoğlu tarafından kurulmuş olan Apik İşkembecisi 56 yıl boyunca devlet adamından ayakkabı boyacısına her sınıftan vatandaşı ağırlamış. Apik ayrca yıllar boyu birçok sanatçı,bestekarın da mekanlarından biri olmuş. Apik’in bir duvarında asılı olup sonraları diğer birçok işkembecinin de duvarlarını süsleyen « Kana kuvvet,göze fer,batna ciladır çorba » yazısı bir akşam Apik’te Ahmet Rasim ile Bestekar Tatyos Efendi oturup çorba içerlerken dillerden dökülmüş. Hatta aynı akşam ikili bir meyhaneye devam edip « Sakın geç kalma erken gel » şarkısının sözlerini de yazmışlar. Dekorasyonun son yıllarına kadar eski hali ile muhafaza edildiği mekan bir süredir kapalı tutuluyor. Dolapdere Bit Pazarı’na diğer pazarlardan farklı olarak sabah erken saatlerde gelinmesi tavsiye edilir. Bir tarafta çingenelerin etraftan topladığı eşyalar,diğer yanda piyasaki değerlerin çok altında modern lambalar,bilgisayarlar,telefonlar size alıştığınızın dışında bir Pazar atmosferi sunarlar. Halk arasında « Hırsızlar pazarı » olarak da tanınan bu mekana bir diğer gizem katan unsur ise pazarın sokaklarının arasından yükselen « Panaia Evangelistra Rum Ortodoks Kilisesi »(Meryem’in Müjdelenişi) ’dir.Burada gezerken içinizde Lizbon’daki Feria Da Ladra’da (Hırsızlar Pazarı) geziyormuş hissi uyanabilir. Şimdilerde Pazar sabahları daha çok Afrikalı göçmenlerin ayine geldikleri ibadethane Rus yapımı çanları ile İstanbul’da en güzel çan sesinin duyulduğu kilise olarak bilindi uzun süre. 1893 yılında inşaa edilen ve yapımı 16 yıl süren kilisenin ithaf edidiği Panaia, Hz.İsa’nın annesi Hz.Meryem’in Doğu Kiliselerinde kullanılan adıdır. Kilisenin yüzer kiloluk tarihi çanları 2005 yılında bir yaz günü gece yarısı çalındı.Pazar sabahı erken saatlerden itibaren yoğunlaşan sokakta yine her semtten ikinci el eşyalarını satmaya gelenlerle karşılaşmak mümkün. Küçükpazar Eminönü Eminönü Rüstem Paşa Camii’nin hemen yanından başlayıp Süleymaniye’ye doğru devam eden Küçükpazar, İstanbul’un en eski pazarlarından biri olarak her Pazar faaliyetine devam ediyor. Dolapdere’de olduğu gibi bu pazarda da iyi mallar bulabilmek için Pazar sabahı erken saatlerden hazır olmakta fayda var. Buralara kadar gelmişken İstanbul’un çinileri ile meşhur Rüstem Paşa Camiisi’ni de gezmeden ayrılmak olmaz. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’la evli olan Hırvat asıllı Rüstem Paşa tarafından 1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırılan Camii ,duvarlarını süsleyen İznik Çini motifleri ile sizi Osmanlı masalının en görkemli günlerine götürmektedir. Horhor Antikacılar Çarşısı Unkapanı ile Aksaray arasındaki semte adını da vermiş olan « Horhor » kelimesi Fatih’te Nakşibendi Tekkesi’nin yakınında olan bir çeşmeden gelmektedir. Anlatılan rivayetlere göre Fatih Sultan Mehmet bu bölgeden geçerken « hor hor » diye yer altından su sesleri duymuş ve yanındakilere buradan « hor hor » su sesi geliyor bir çeşme yaptıralım diye rivayet buyurmuş. Semt daha sonra buraya yaptırılan çeşme ile anılır olmuş. 214 dükkanlı Türkiye’nin en büyük antikacılar çarşısı Horhor ise 1981 yılında Kuledibi’ndeki eskiciler pazarının yanmasından sonra bu bölgeye taşınmış. Horhor Çarşısı nitelikli antikaları ve 18.-19. Yüzyıllardan kalma Osmanlı ve Avrupa işi mobilyaları ile hem yerli hem de yabancı birçok antikaseverin uğrak noktalarından biri. İlk açıldığı zamanlarda daha salaş ve uygun fiyatlı eşyalar bulunabilirken günümüzde çarşıyı gezdiğinizde sizlere döviz cinsinden fiyatlar söylenmesi başta biraz garip gelebilir. Ancak mağazaları gezip,el yapımı ve iyi korunmuş birçok antikayı keşfettikçe siz de bir süre sonra fiyatlara alışmaya başlıyorsunuz. Çarşının bir diğer özelliği ise bodrum katında mobilya tamiri,cila ve varak atölyelerinin bulunması. İstanbul’un her semtinden antikalarını tamir ettirmek için Horhor’a gelen tanıdıklarla karşılaşmanız hiç tesadüf olmamalı bu pazarı gezerken. Çukurcuma ve « Gomalak » atölyeleri Çukurcuma’da tıpkı Horhor’un hikayesinde olduğu gibi Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul ‘un fethi sırasında « Cuma namazını gelin şu çukurda kılalım » sözü ile rivayete göre bu ismi almış. Nitekim semtin Taksim ve Cihangir’e göre çukurda kalması bu adı doğruluyor. Şimdilerde Cihangir Firuzağa kahvesinden aşağı doğru salınınca « bohem » bir İstanbul içerisinde bulmaktasınız kendinizi. Yazar Orhan Pamuk’un « Masumiyet Müzesi » ile de tekrardan moda olan Çukurcuma geçmişi yirmi yıldan fazlaya dayanan eskicileri,antikacıları ile şimdilik dokusunu bozmadan devam eden bir antikacılar semti. Buradaki birçok antika galerisi içerisinde Çukurcuma Camii’nin tam karşısında bulunan « Karadeniz Antik » bahçesindeki bir sürü heykeller,Anadolu’dan özel getirilen antika kapılar ile diğer antikacılardan ayrılıyor. Öte yandan şimdilerde unutulmaya tutmuş Gomalak cila ustalarının en eskilerine de Çukurcuma’daki atölyeler arasında rastlayabilirsiniz. Gelin Gomalak cilasının ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını Dolapdere’nin en eskilerinden Vangel Usta’nın ağzından dinleyelim. « Şimdilerde gomalak cilası unutuldu. Çünkü gomalak cilası zor iştir. Önce eski cilayı kazıyacaksınız. Sonra ahşabı ince zımpara ile dümdüz yapacaksınız. Sonra gomalak denilen pul pul bir maddeyi, tuvalet ispirtosu içinde eriteceksiniz. Sonra tülbent bezini yumak haline getirip, elinizle mobilyayı cilalayacaksınız. Eğer baştan savmacı iseniz, cilanın içine boya katarsınız. Hatalar görünmez. kendinize güveniyorsanız, saf gomalak ile cila yaparsınız. Gomalak ve ispirto kokusu ciğerinizi, cilanın kendisi ellerinizi rezil eder. Bunun için günümüzde gomalak cilası yapan kalmadı. Şimdi "fıs fıs vernik cila" var. Hazır sentetik vernik cilalar püskürtme makinesine dolduruluyor. Püskürtme makinesi hava kompresörüne bağlanıyor. Fıısssss diye, sıkılıyor. Mobilyanın üzeri sentetik bir madde ile kaplanıyor. Günümüzde ne yazık ki gomalak cila ile fıs fıs verniğin farkını, gomalak cilanın zevkini anlayanların sayısı azaldı. » Çukurcuma bölgesindeki eskiciler içerisinde uygun fiyatlı malları ve birçok dönem dizisine eşya vermesi ile bilinen Hüseyin Bey’in dükkanına da uğramadan turu bitirmek olmaz. Çukurcuma Hamamı’nın tam karşısında ikişet katlı iki dükkandan oluşan ikinci el mağazasında hafif cilası kalkmış ya da eskimiş bir mobilyayı uygun fiyata satın alıp daha sonra da büyük bir keyifle civardaki ustalardan birine gomalak cila yaptırabilirsiniz. Çukurcuma’yı hakkı ile gezmek tam bir gününüzü alabilir. Ancak bizim tavsiyemiz önceliği burası ile bütünleşmiş bölgenin eski esnafına ayırıp sonrasında da şimdilerde yıldızı parlayan birçok tasarımcı,sanat atölyesinin kapılarını aşındırmanız. Kendinizi 1940’lardan günümüze kadar bir zaman tünelinde hissetmeniz için Çukurcuma’da birkaç saatinizi geçirmeniz yeterli,eminim siz de buradan eski bir kartpostal ya da ufak bir obje almadan dönmeyeceksiniz. İstanbul’da bit pazarlarımız ile başlayan gezi zaman kalırsa Kadıköy’deki antikacılar ile de devam edebilir. Siz yeter ki keşfetmekten ve eşyaların toplumsal belleğimizde bıraktığı hatıraları dinlemekten sıkılmayın. Hem ne demişler ? Eskiye rağbet olsaydı,bit pazarına nur yapardı ?!
Devamını Oku
Haz21, 2018
Salah Birsel’in 1976 yılında kaleme aldığı “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” isimli eser yalnızca bir semtin panoramik anlatımı değil, aynı zamanda Cumhuriyet öncesinden başlayıp, modern Türkiye’nin 1960’lı yıllarına uzanan bir döneminin çok renkli tanığıydı. Şüphesiz o yıllardan günümüze kitabın başkahramanı “Beyoğlu” her geçen gün daha da değişti. 1870 yangınından sonra bir ağıt olmuş “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu Yandı Bitti Kül Oldu” sözlerinin yerine bugünlerde kaybolmakta olan lezzet kültürünün, simgeleşmiş Beyoğlu markalarının bir nevi ağıtını yakıyoruz. İstanbul Tükenmeden grubu olarak sizlerle amacımız İstanbul’un farklı semtlerinde bu kaybolmakta olan kültürün izlerinde ortak hafızamızı canlı tutup geleceğe aktarabilmek. Gelin o zaman, geçmişin belleğinde “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” diyerek Yakup Kadri,Refik Halit,Abdülhak Şinasi,Haldun Taner,Özdemir Asaf,Atilla İlhan ve daha birçok sayamadıklarımızın izinde bir Beyoğlu turuna çıkalım. Çiçek pasajı Yapan İstanbullular. Adını koyan Ruslar. Bu binayı yaptıran Beyoğlu’nun ünlü zenginlerinden Hristaki. Hristaki,24 dükkân üzerine 18 daire yaptırır,1876 da. Dairelerin olduğu kısma “Cite De Pera” der. Dairelerin altında bulunan dükkânların olduğu bölüme ise kendi adını koyar: Hristaki Pasajı… O dönemlerde ortaya çıkan ilk rezidans türü bina örneklerindendir. 1908′de binayı Sadrazam Sait Paşa alır. Pasaja bu kez de Sait Paşa Pasajı derler.1917 de Kızıl Rusların devriminden kaçan Beyaz Rusların bir bölümü İstanbul’a göç eder. Göç edenlerin bir bölümü de İstiklal Caddesi’nin kenarlarında, köşelerinde çiçek satarlar. Çiçeklerin güzelliğine bir de Rus kızların güzelliği eklenince, çiçek çiçek olur İstiklal Caddesi bir anda. Ve aynı yıllarda çiçek satan Rus kızları yoktur sadece İstiklal’de. Osmanlı işgal edilince, işgal güçlerinin askerleri yani İngiliz ve Fransızlar da İstiklal’de gezinmeye başlamışlardır. Bunlarda serseriliğin bini bir paradır. Çiçek satan Rus kızlarına sarkarlar, el kol hareketi yaparlar. Hatta taciz etmeye yeltendikleri bile olmuştur. Ve kaçarlar Rus kızları, harıl harıl ellerinde çiçekler. Soluğu Sait Paşa Pasajı’nda alırlar. Biraz da dinlenirler. Sonra da etraflarına bakarlar, asayiş berkemalse, köşelerine giderler başlarlar çiçeklerini satmaya. Sonrasında da Sait Paşa pasajında bir bir çiçekçi dükkânı açılmaya başlanır. Hatta 1930 larda çiçek mezatları burada yapılır. Pasajın adı olur Çiçek Pasajı. Yani Fransız zarafetinin ve şıklığının, Beyoğlu’ndaki adresi olan bu binaya ne onu yaptıran zengin Hristaki,ne de bir sadrazam kudretinde olan Sait Paşa adını verebilmiştir. Adını veren yoksulluktan çiçek satmak zorunda kalan Rus Kızlarıdır. Mademki Çiçek Pasajı’ndan bahsettik, iki önemli ismi de bu vesile ile anmamak olmaz. 42 yıl boyunca bıkmadan usanmadan misafirlerine akordeon eşliğinde “Yıldızların Altında” çalan Madam Anahit ve içmez ama içirir “Entelektüel Cavit” pasajla simgeleşmiş Beyoğlu kültürünün birer parçasıdır. Şimdilerde her ikisi de pasajın duvarlarından değişen Beyoğlu’nun yeni müdavimlerini izlemektedirler. Yolunuz bir gün düşerse Huzur Meyhanesi’nin duvarlarında “Entel Cavit’in ve üst kattaki portre fotoğrafı ile Madam Anahit’in şerefine de birer kadeh kaldırmayı unutmayın… Hazzopulo Pasajı Beyoğlu’nun İstanbul moda merkezi olduğu zamanlarda belki de en önemli ‘pasaj’ının bulunduğu Hazzopulo; 1871 yılında dönemin ünlü bankerlerinden Rum asıllı Hacopulo tarafından yaptırılmış. Han içinde barındırdığı terziler, moda evleri ve takı dükkânlarıyla o dönemlerde özel dikim bir kıyafet için hanımların çok sıklıkla uğradığı bir yermiş. Namık Kemal’in İbret Gazetesi’ni burada çıkarması ve Jöntürkler’in buluşma noktası olması bakımından da siyasi tarih için de ayrıca bir öneme sahipmiş. Zira meşrutiyetin önemli savunucularından Namık Kemal daha sonra bir grup arkadaşıyla birlikte tutuklanarak yine buradan sürgüne gönderilmişti. Pasaj günümüzde tüm bu özelliklerinin önemli bir kısmını kaybetmiş durumda. Özellikle 6-7 Eylül olaylarının yaşandığı dönem han için yeni bir devrin başlangıcı olmuş. Ardından 12 Eylül darbesiyle orijinal adının da unutturulmaya çalışıldığı bir dönem başlamış ve pasaj girişine Danışman Geçidi tabelası yerleştirilmiş. Yakın zamanda buna bir de “Han Geçidi” ismi eklenince pasaj iyice kaderine terk edilmiş. Yıllardır süren veraset davaları pasajın bakımsız bir şekilde hayatına devam etmesine sebep olsa da şimdilerde AVM’ye dönüşmek yerine biz öğrencilerin ders sonrası kahve içtikleri bu mekanı en azından şimdiki hali ile korumayı ümit ediyoruz. Hazzopulo Pasajı’nın en eskilerinden Madam Katya’da Beyoğlu’nun simgelerinden biri olmuş “Şapkacı Katia” butiği ile 1964 yılında beri bu pasajda hizmet veriyor. Günümüzde Madam Katia el yapımı özel model şapka üreten tek butik ve üç yüzü aşkın model arasında tüm tasarımları kendisine ait dükkânı ile şıklığa önem veren hanımların sihirli dükkânı olmaya devam ediyor. Kelebek Korse Mağazası İstiklal Caddesi’nde 1930 yılından itibaren korse, varis çorabı ve iç giyim malzemeleri üreterek satışını yapan tarihi Kelebek Korse Mağazası’nın son günlerde başı Borçlar Kanunu’nun 347. Maddesinde 2012 yılında yapılan düzenleme nedeni ile mal sahipleri ile başı dertte. İlgili kanunun 10 yılı dolduran kiracıları tahliye etme hakkı tanıması birçok kiracı gibi Kelebek Korse’nin sahibi İliya Avramoğlu’nu da 80 senelik işletmesinden tahliye ile baş başa bıraktı. Şimdiye dek birçok medya organı ve STK tarafından “Kelebek Korse kapatılmasın” kampanyalarına rağmen Beyoğlu’nun simgeleşmiş markalarından birinin kapanma sürecinde maalesef halen bir yol kat edilebilmiş değiliz. İstiklal Caddesi alışveriş kültürünün bir parçası olan eski tip tuhafiye mağazacılığının bu som temsilcisine sahip çıkmak tüm İstanbulluların bir görevidir. Pera Palas Oteli Haliç’e tepeden bakan Tepebaşı’nda, ünlü Orient Expres’in (Şark Ekspresi) yolcuları için yapılan bu lüks otel 1895 yılında açılmış. Pera Palace Hotel, İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biri olarak açıldığında, birçok ilkleri de bünyesinde barındırıyormuş; mesela İstanbul’da Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği, ilk elektrikli asansörün ve ilk sıcak suyun aktığı binaymış. Türkiye’nin Avrupa standartlarındaki bir ilk olan Pera Palace Hotel, kuruluşundan itibaren tarihi olaylara tanıklık ederek kent kültürünün çok önemli simgelerinden biri haline gelmiş. Pera Palace, 1917 yılından itibaren pek çok kez Mustafa Kemal Atatürk’ü de ağırlamış. Pera Palace Hotel’in ünlü konukları arasında İsmet İnönü, Kral VIII. Edward, Kraliçe II. Elizabeth, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, Şah Rıza Pehlevi, Yugoslavya Devlet Başkanı Tito, General Franz von Papen, Zsa Zsa Gabor, Greta Garbo, Sarah Bernhardt, Alfred Hitchcock, Pierre Loti, Jacqueline Kennedy, Ernest Hemingway, Ninette de Valois, Mata Hari, Cicero, Mikis Theodorakis gibi isimler yer alıyor. Pera Palace Hotel’in en ünlü müdavimlerinden biri de Agatha Christie. Dünyaca ünlü polisiye roman yazarının hayatında kimsenin bilmediği kayıp 11 günün sırrının; 1934 yılında yayımlanan ‘Doğu Ekspresi’nde Cinayet’ romanını tasarladığı Pera Palace Hotel’de olduğu söylenir. Günümüzde Pera Palace Oteli bazı geleneklerini devam ettirmekte. Bunlardan örnek olarak her ay yeni kitabı çıkmış bir romancı ile söyleşi düzenlenmesi ve Cuma akşamları Orient Bar’da « Kargalar Kafeste » orkesterasının tınıları ile nostaljik İstanbul kültürünün yaşatılmasını gösterebiliriz. Pera Palace’ı gezerken insan ister istemez bir zamanların Tokatlıyan Oteli’de de keşke bugünleri görebilseydi demeden geçemiyor. Pera Palace Otelinde her gün saat 10.00-11.00 arası Atatürk Müze odası ziyaretçelere açık gezilebiliyor. Geçmişten Günümüze “Lebon Pastanesi” Lebon pastanesi 19. Yüzyıl ortalarında Markiz Pastanesinin ilk yerinde Fransız büyükelçiliği'nin mutfağından ayrılan Eduard Lebon tarafından açılmış. Eduard Lebon aynı zamanda Naum tiyatrosunda da komilik yapmaktaymış. Pastaları o kadar meşhurmuş ki Orient expres treni ile İstanbul'a gelen misafirler öncelikle Lebon'a uğrayıp pasta yerlermiş. Hatta yurt dışına Lebondan pasta götürenler bile olurmuş. Lebon Pastanesi daha sonra yolun karşısındaki mekanına geçmiş ve 1940'larda kapanmış. Lebon'un müdavimleri arasında Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Namık Kemal gibi sanatçılarda bulunurmuş. Lebon'a zamanında şapkasız beyefendi ve hanımefendiler giremezmiş.Müdavimlerinin ağzından « Chez Lebon tout est bon » sözü adeta kalitesinin damgalayan bir slogan olmuş o dönemlerde. Şimdilerde ise Lebon yine bir pastane olarak eski dekorundan çok farklı bir şekilde ancak aynı isimle yaşatılmaya devam ediyor. Yaşatılmaya çalışılan bir tarih : « Markiz Pastanesi » Markiz İstiklal Caddesi ‘ne kravatsız, eldivensiz çıkılmadığı dönemlerin en önemli simgelerinden biri. Markiz öylesine prestijli bir pastaneymiş ki şapkasız girilmediği için pastanenin hemen yanında şapka kiralayan bir dükkan bulunurmuş. Markiz'in girişinde olduğu pasaj olan "Passage Orientale" 1840 olan açılış tarihiyle Pera'nın ayakta kalan en eski pasajı. Markiz Pastanesi ise önceleri Lebon adıyla faaliyet gösterirken Avedis Çakır 1940 yılında pastaneyi satın alır ve burada yapacağı çikolata ve şekerlemeleri o dönemde Paris'te üretilen ünlü "Marquise de Sevigne" çikolataları kalitesinde yapmak istediğinden pastanenin adını "Markiz" olarak değiştirir. Duvarlara Fransa'dan getirdiği Art-Noveau tarzı panoları yerleştirir ve camları da vitraylarla süsler. Bu panolar dört mevsim temasını işlemektedir. Kışı simgeleyen pano İstanbul'a getirilirken kırıldığı için duvardaki yerini alamamış,yaz panosu ise daha sonra sökülerek yerine büyük bir ayna asılmıştır. 1970’li yıllarda Markiz’in bulunduğu binanın satışa çıkması Markiz’in de sonunun başlangıcı olur. 1977 yılında Avedis Çakır’ın vefatından sonra Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından Markiz korumaya alınır. 2003 yılında yeni bir işletmeyle Markiz bu sefer yeni bir tarzda ancak dekoru bozulmadan tekrardan hizmete girer. Namık Kemal, Şinasi, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abidin Dino, Sait Faik, Orhan Veli, Mina Urgan, Atilla İlhan, Haldun Taner ve daha nice isimler bu mekanın müdavimleridir. Şimdilerde Markiz’in vitrinindeki dijital panolardan ucuz yemek tanıtımlarını görmek eski Beyoğlu sakinlerini üzse de en azından dört mevsim tablolarının ikisinin yerli yerinde olması tek teselli kaynağı… Edebiyatçıların dilinden bambaşka bir mekan « Nisuaz Pastanesi » Beyoğlu’nun en eski ve görkemli binalarından biri olan bir zamanların Nisuaz Pastanesi Ayhan Işık Sokağı’nın girişinde 1930-1950 yılları arasını kapsayan dönemin ustalarını konuk etmek için ayrılmış bir kutsal mabetmiş adeta. Önceleri her mekanda olduğu gibi sadece çay içmek,etrafı dinlemek için buraya gelen konuklar zamanla cumartesi günleri tanınmış bir dolu edebiyatçıyı bir araya getirecek bir pastane ile karşılaşmaya başlamışlar. Niko Kiriçis’in sahibi olduğu mekanın vitrini o kadar yüksekmiş ki içeriden dışarıya bakanlar İstiklal Caddesi’nin üstünde oturuyormuş gibi hissederlermiş. Ahmet Hamdi Tanpınar,Edip Ayel, Garip akımının isim babası Cavit Yamaç,Sabahattin Kudret Aksal,Sabahattin Ali,Sait Faik,Abidin Dino bu mekanın müdavimleri arasındaymış. Nisuaz Pastanesi ile anılan Ayhan Işık Sokağı’nın da kaderi 1967 yılında yaşanan yangınla değişmiş. Geriye ne o eski Nisuaz pastanesi ne de o eski ihtişamlı sokak kalmış. Yorgun olduğu kadar da bıkkın Ayhan Işık Sokağı şimdiki hali ile ne Nisuaz’ı ne de o ünlü müdavimlerini karşılayabilecek durumdadır. Bugün yerinde banka şubesi olan Nisuaz’da Salah Birsel’in kitabındaki anıları ile gönüllerde yaşamaktadır. ------------- ----------------- ------------------------- ------------------------- --------------- Beyoğlu’nda kapanan – kimlik değiştiren mekânlar: Lale,Emek,Rüya,Alkazar,Yeni Melek,Elhamra,Sinepop Sinemaları Rejans,Hacı Salih,Hacı Baba,Borsa(fast-food sadece açık),Tepebaşı Pelit,İnci lokanta ve pastaneleri Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi,Maksim Gazinosu,Anadolu Pasajı,Vakko,Hayal Kahvesi,Kulisi,Papirüs,Çiçek Bar,Kaktüs İnsanlar ölse de, hatıralar yaşar. İnsanlar unutur, hatıralar bize geçmişi hatırlatır. Zaman değişir, mekânlar değiştirilir. Ama eğer insanlar mekânların hatırasına saygı duyarsa, işte o zaman her şey canlı kalır. Türkiye’nin hafızası, tüm değişime rağmen sanki en çok Beyoğlu’nda canlı durur. Öğrenciler de, eşcinseller de, işçiler de, feministler de, milliyetçiler de, polisler de burada bağırır.Tüm hak mücadeleleri Taksim’de Beyoğlu’nda aranır. İstanbul’un kalbi Beyoğlu’nda atar. Çünkü Beyoğlu İstanbul’un kozmopolit kültürünün temsilcisi ve hatıralarımızın en canlı tanığıdır. Beyoğlu’nu korumak ve yaşatmak İstanbullu olarak hepimizin görevidir. *İstiklal Caddesi dediğin Antep kilimine benzer Beyazlar yeşiller karalar Fırıldaktır da fırıldaktır İstiklal Caddesinde dullar Cımbızlarıyla dolaşır Baldırnan eksik eteknen Fıkırdaktır da fıkırdaktır Akşamları İstiklal Caddesinde Çiçekler kokulanır da kokulanır Karanfillernen afişler Kıkırdaktır da kıkırdaktır Caddelerden İstiklal Caddesi Uzundur da uzundur İstiklal Caddesinde bekarlar Dolaşır şıpıdak şıpıdak * Salah Birsel,Ah Beyoğlu,Vah Beyoğlu kitabından alınmıştır.
Devamını Oku
Haz21, 2018
“Moda” Özleminizi duyduğunuz eski İstanbul’un izlerini gizlenmiş köşelerinde saklayan bir semt düşünün. Üstüne İstanbul’un sayılı lezzetlerini, Türkiye’nin en büyük çay bahçesini ve modernleşmenin simgesi olan yapıları ekleyin. Bu arada en eski İstanbullu Rum, Yahudi Ermeni aileleri ve 7’den 70’ye Barış Manço’yu da unutmayın. İşte size İstanbul’un her daim batıya açık yüzü, nostaljik bir şarkı kıvamında bir Moda turu. Boşuna semtimize moda dememişler. Lale Devri ile başlayan yerleşim sonraları Levanten ailelerin artışı ve batılı yaşam tarzı, Avrupa modasını da yakından takip etmesi ile bu ismi kazanmıştır Moda. Hadi o zaman bir Pazar sabahı Moda Caddesi’nden çıkalım yola, kim bilir belki de Mario Levi,Buket Uzuner veya Haluk Bilginer’e de rastlarız yol boyunca… Tarih boyunca Moda’ın ilk sakinleri olarak bilinen Fenikeliler bu bölgeyi bir ticaret limanı olarak kullanmışlar. Moda’nın en büyük değişimi ise Tanzimat dönemi ile başlamış. Beyoğlu semtinde başlayan Avrupai yaşam tarzı, Beyoğlu ve Galata’da aktif olan Levanten ailelerin yerleşim için Moda’yı seçmesi ile bu bölgede de bu yeni moda kendini göstermiş. Loranda,Tübini,Federiçi,Momiko ve 2. Abdülhamit’in baş mabeyincisi olması ile bilinen Sarıca Ragıp Paşa. Günümüzde ise bu ailelerin yaşadığı çoğu konağın yerinde modern apartmanlar yerleşse de semt halen sanatla yoğrulan bir atmosferi yaşatmaya devam ediyor. Rotamız : Moda Caddesi Liseleri Ali Usta Çikolata Dükkanı Sarıca Konağı Barış Manço Evi Moda Deniz Kulübü Koço Meyhanesi ve müdavimleri Çay Bahçeleri --------- ------------ ------------ Moda Caddesi Moda’nın burnuna kadar uzayan büyük caddenin adı Moda Caddesi’dir. Kadıköy’ün uzantısında Haluk Bilginer’in oyun atölyesi, hemen karşısında son yılların gözde genç mekanlarından “Ayı” dan düz yukarı doğru yürüyerek turumuza başlayabiliriz. Kadıköy Lisesi, Kadıköy Kız Teknik Lisesi’ni de geçince karşınıza semtin en hareketli bölgesi gelir. Burada ilk olarak Ali Usta’ya uğramanızı tavsiye ederiz. Sağ taraftan devam ederseniz Türkiye’nin en büyük çay bahçelerine soldan giderseniz de Koço Meyhanesi, Moda Deni Kulübü ve Tarihi Moda İskelesi’ne doğru devam edersiniz. Çikolata Dükkânı En son ne zaman küçücük bir hediyeyle kocaman bir mutluluk yaşattınız...Komşunuza hal hatır sormayalı, sokağa çıkıp köşedeki esnafla muhabbet etmeyeli ne kadar zaman oldu...Düşünmeye fırsat bulamıyoruz ama modern zamanların hengamesinden, koşuşturmacasından sohbeti, muhabbeti, gerçek paylaşımı unutmadık mı? İşte hayatın en tatlı yanlarını, en sıcak duygularını yitirdiğimiz şu günlerde, hayata tat katmak için var Çikolata Dükkanı. Moda Caddesi boyunca yürürken Yeni Fikir Sokağı’nın hemen başında ufak şirin bir dükkan Çikolata Dükkanı. Hele bir tatlıları var ki yolda yürürken o tatlıyı tadıp keyif alanları fark edince siz de ister istemez sıraya katılıyorsunuz. Evet bahsettiğim “Asuman” adını verdikleri çikolata ve meyveli kup griye havasında bir lezzet. Neden mi Asuman? Çünkü mekanın gayesine uygun olarak eskiyi, eski isimleri yaşatmak amaçları. Hayata tat katmak isteyenlerin, hayattan tat almak isteyenlere kapısını sonuna kadar açtığı bin bir çeşit tatlılıklarla dolu bu mekâna uğramadan devam etmeyin derim. Ali Usta Hazır Moda Caddesi’nde yürürken işte şimdi caddenin en yoğun olduğu bölgeye vardık. Bademli, frambuazlı dondurmaları ile ünlü Ali Usta’nın dükkanı özellikle haftasonları uzun kuyruklara sebep oluyor. Güzel bir yemekten sonra biraz soluklanmak ve kedi-köpekleri ile huzur içinde gezen Moda sakinlerini izlemek için keyifli duraklardan biri Ali Usta. Sarıca Konağı Ali Usta’da oturmuş dondurmanızı yudumlarken hemen karşınızda siyahlar içinde bir hayalet bina karşılar sizleri. Özellikle akşamları içerden gelen hafif sarı ışık bu konağın içinde yaşam olup olmadığı hakkında tereddüde düşürür sizi. Evet,aslında bu bina İstanbul’a iz bırakmış önemli ailelerden “Sarıca” ailesinin halen ikamet ettiği Sarıca Konağıdır. 1903 yapımı zengin taş işçiliğine sahip yontma taş konak,rum asıllı mimar Constantin P. Pappa’nın bilinen ilk büyük ölçekli yapısıdır. Sarıca’lar, II. Abdülhamid döneminde sarayda mabeynci olan Ragıp Paşa ve Yıldız Sarayı’nın doktoru olan kardeşi Arif Paşa’ dır. Ünlü mimar Pappa, Sarıca Konağı’nı, hem Arif Paşa’nın prestijine yakışır bir konak, hem de bir aile apartmanı gibi tasarlamıştır. Neo Klasik cephesi ve anıtsal girişi ile konak imgesini yakalarken, bahçe içindeki mütevazi girişi ve kat sayısının fazlalığıyla apartman formatına yaklaşmaktadır. Cadde cephesinde iyonik başlıklı yüksek kolonlu, mermer korkuluklu giriş, arnavut kaldırımlı eğrisel yollarla cadde üzerindeki simetrik kapılara bağlanır. Köşkün katları arasında kullanılan farklı tipteki kornişler düşey etkiyi dengeler. Bodrum, zemin, üç normal kat ve çatı katından oluşan, anıtsal ölçeği ile çevresine hakim yapı, yüzyıl başında yabancıların çoğunlukta olduğu bir yerleşim bölgesinde, sarayın temsilcisi gibidir. Eşzamanlı diğer köşk ve yalılardaki gibi orta sofalıdır ve cephe kurgusu batı klasizminin etkisindedir. Ana merdivenlerin kat sahanlıklarındaki büyük çift kanatlı kapılar katları birbirinden ayırır. Mimar Pappa konağın sahibi Arif Paşa, kullanıcıları Sarıca Ailesi ve hizmetlilerin konak içi trafiğini çok iyi çözümlemiştir. Arif Paşa, zemin katta cadde cephesinden girişi olan bölümde yaşamıştır. Bahçe içindeki saçaklı ikinci kapıdan ulaşılan diğer katlar ise ailenin diğer üyeleri tarafından kullanılmıştır. Bodrum katta yaşayan hizmetlilerin kullandığı servis merdiveni her katta mutfağa, sofaya ve ana merdivenin ahşap köprü gibi yapılan kat sahanlığına açılır. Dönemin gelenekçi ve İslamcı ulema aile tipiyle karşı saflarda yer alan, yenilikçi ve Batılı tercihleriyle değişen aile yapısının tipik bir örneği olan Sarıca Ailesi, Tanzimat ailesinin karakteristik özelliklerini taşır. Özellikle Levantenler ve Rum asıllı Osmanlılarla yakın ilişkidedirler ve her dönemde Batı kültürüne ilgi ve yakınlıklarını sürdürürler. I.Dünya Savaşı sırasında İstanbul işgal edildiğinde İngilizlerin müsaadesiyle köşk boşaltılarak iki yıldan fazla Ermeni Okulu olarak kullanılmış, işgal bittiğinde okul kapanıp Arif Paşa evine geri dönmüş ve bütün eşyalar yenilenmiştir. Konakta bugün dünyaca ünlü piyanistimiz Ayşegül Sarıca ve ablası Mehveş Sarıca ikamet etmektedir. Barış Manço Evi Müzisyen, şarkıcı, besteci, aranjör, söz yazarı, oyuncu, TV programcısı, sunucu, koleksiyoner, ressam, gezgin...Anadolu Rock türünün kurucu üyelerinden olan Barış Manço, Galatasaray Lisesi'nde öğrenci iken ilk kez sahneye çıktığı 1958 yılından bu yana,Türk Sanat Dünyası'nın kilometre taşlarından biri olarak grubu “Kurtalan Ekspres” ile birlikte Türkiye'de olduğu gibi birçok yabancı ülkede sayısız konserler verdi. 1988 yılında Ekim ayında TRT 1'de çocuk ve aileye yönelik bir eğitim kültür ve eğlence programı olarak başlayan “7'den 77'ye”,Türk Televizyonculuğu'nda şimdiye kadar ulaşılamamış bir rekora imza attı. Türkiye'de en uzun ve en başarılı televizyon yayıncılığını yaptı. Ünlü sanatçının vefatından sonra yaşanan sıkıntılı dönemin sonunda Kadıköy Belediyesi’nin öncülüğü ve Halk Bank’ın desteği ile yaşadığı ev müzeye dönüştürüldü. 1895-1900 yılları arasında Mimar Pappa’ya yaptırılan ikiz köşklerden ayakta kalan tek yapı olan Barış Manço Müzesi İngiliz Mr. Dawson’un mirasçılarından alınmış ve aslına uygun olarak o dönemde korunmuştur. Ferforje çift kanatlı balkonları,mermer silmeleri,dış cephedeki tuğlalar ise viktoryen tarzın tipik unsurlarıdır. Köşkün bahçesinde Barış Manço “Adam olacak çocukları” ile sizleri karşılarken,içerdeki şahsi eşyalar arasında Barış Manço’nun balmumu heykeli de sergilenmektedir. Eski Moda Deniz Kulübü “Denizlere inmek medeniyetin şiarıdır” Mustafa Kemal Atatürk Şimdilerde asli binası yıllarca harap durduktan sonra aslına uygun olarak restore edilen Moda Deniz Kulübü genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk önderliğinde oluşturulan yeni modern yaşam tarzının en önemli göstergelerinden biridir. Moda İskelesi’ni karaya bağlayan mendirek, sanki adımlarınızı çok farklı güzelliklere taşımak için yapılmıştır. Yürüdüğünüzde bir tarafınızda Kalamış Koyu’nun doyumsuz gizemi, diğer yanınızda Marmara’nın üstünüze üstünüze gelen hırçın lodosu, anlatılması güç bir heyecanın içine çeker sizleri. Şimdileri renovasyon süren mekân sizlere o geçmiş günleri hatırlatır. Nice krallar, kraliçeler ve büyük devlet adamları hep o geniş kapıdan geçerek binanın içine misafir edilmişlerdi. Her perşembe çay saatlerinde ve gençlik gecelerinde yaşanan temiz aşklar ne güzel birliktelikler oluşturmuştur kim bilir? İskele ile arada kalan denizde, üst üste demirleyen teknelerden çıt çıkmadan, Münir Nurettin’in koyu kucaklayan o eşsiz sesi, mehtaplı gecelerin ayrılmaz bir parçası olurdu. Şık ve özenli kıyafetleri ile grup grup insanlar iskeleye inerek, bu güzellikleri izler ve sözünü ettiğimiz bina ile adeta özdeşleşirlerdi. Moda Deniz Kulübünün kuruluş tarihi 8 Nisan 1935’tir. Kuruluş emrini veren de büyük Önder Atatürk’tür. Kulübün kuruluşuna ilişkin yazılmış kitapların hemen hepsinde şu şekilde anlatılır : “Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1927 tarihinde ilk kez İstanbul’a gelen Önder, Ertuğrul Yatı ile Moda Koyu’nda gezinti yaparken, Moda’da yaşayan İngiliz aileler tarafından kurulan Yat Kulübünü görür. Kulüp ve etkinlikleri hakkında çevresindekilerden bilgi alır. Daha sonraki yıllarda ise Kulübün ilk Başkanı olacak Celal Bayar’ın da katkısı ile Türklerin de benzer bir kulüp kurmasını ister.”. Büyük Önder’in bizzat kendi emri ile böylesine bir kulübün kurulmasını istemesi bir bakıma da Moda semtinden başlayarak Cumhuriyet devrimleri ve onun sosyal öğelerini çağdaş Türk toplumuna aşılamasının en güzel örneklerinden biridir. Koço Meyhanesi Moda koyunun bu ünlü meyhanesi, ismini İstanbul meyhane geleneğini yaşatan Rum cemaatinin bir üyesi, Konstantinos Koço Kontoros’tan alır. 1928 yılında önce bir kır kahvesi olarak kurulan, sonra Moda Park Lokantası ve Koço Efendi dünyadan göçünce de onun adını alan meyhane, hemen hemen Cumhuriyet tarihiyle de yaşıttır. Koço 1986’da el değiştirse de ismi değişmemiştir. Alt katında tarihi Aya Katerina Ayazması’nın yer aldığı mekân, adaları ve tarihi Yarımada’yı aynı anda izleyebileceğiz eşsiz noktalardan biridir. Eski Moda İskelesi’nin yanı başında, kıyıya atılan masalarda, üst katındaki kapalı salonunda ya da yemyeşil bahçesinde en yenisi 20 yıllık garsonları ile bütçesi yüksek ama bir o kadar da kaliteli sofralar sunar. Moda’da oturan sanatçı kesiminin uğrak noktalarından da biridir. Türk Edebiyatı’nın çok önemli yazarlarının; Haldun Taner’den Cemal Süreya’ya, Mina Urgan’dan Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya Koço’da akşam keyfi çattığını bilmek bu mekânı zenginleştiren ögelerdendir. Özellikle eski haline yetişemeyen benim kuşağım için yazın Koço’nun bahçesinde gece yarılarına kadar sarkan gerçek Akdeniz keyfindeki sohbetli yemeklerin en can alıcı yanı mezeleridir. Moda İskelesi yy’ın ilk çeyreğinde ulusal mimarinin öncülerinden mimar Vedat Tek tarafından tasarlanan binanın oldukça maceralı bir tarihi vardır. Bolşevik Devriminden sonra İstanbul’a sığınan Rusların iskelenin üst katındaki gazinoyu işlettiği söylenir. Daha sonraları, şiddetli bir fırtınada büyük hasar görür ve gazino olarak kullanılan üst katı yıkılır. 1986 senesinde de, talep azlığı sebebiyle iskele statüsünü yitirir. Bu tarihi yapı 2000 yılında restore edilir ve belediyeye devredilerek işletme olarak kullanılır. Moda Çay Bahçesi Pazar sabahı evden getirdikleri kahvaltılıklarla keyifli sohbetler eden Modalıları görürsünüz Moda Çay Bahçesi’nde. Hem adaları hem de tarihi yarım adayı gösteren o manzarası ile adeta “Körler ülkesinin gören gözleridir.” Moda Çay bahçesi. İster gündüz ister akşam bu semte uğranınca bir soluklanıp hayatın yoğun ritmine ara verilecek duraklardan biridir. ------------ -------------- -------- Eski kültürel zenginliğini, biraz yitirse de Moda hâlâ Moda’dır. Nostaljik heyecanla yeniden trafiğe çıkarılan kırmızı tramvayın da etkilediği, giderek büyüyen park sorununa rağmen halen ‘mahalle kültürünün soluklandığı, insanların birbiriyle yolda, selamlaştığı bu İstanbul klasiği Moda, karşı yakanın akciğerleridir adeta. Siz de halen Moda ile tanışmadıysanız e hadi o zaman ne bekliyorsunuz, bir Pazar sabahı çıkalım Kadıköy’den Moda’nın ünlülerini anarken bu semtin o eşsiz güzelliklerini arşınlayalım! Kaynaklar : “19.yy. Özgün konut Tipleri/Sarıca Ailesi Yapıları, Mimar C.Pappas ve Arif Paşa Apartmanı”, Yıldız Teknik Üniversitesi Rölöve Restorasyon Yüksek Lisans Programı’nda Doç. Dr. Cengiz Can danışmanlığında Pınar Öğrenci’nin araştırması. YTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul 1998. “Mühürdar’dan Moda’ya Geçmişe Doğru Bir Gezinti”, Deniz Kavukçuoğlu, Heyamola Yayınları,2010 Müfit Ekdal, “Bizans Metropolünde ilk Türk Köyü Kadıköy”, Kadıköy Belediyesi SSDV Yayınları,2004 http://www.modadenizkulubu.org.tr/ http://www.barismanco.kadikoy.bel.tr/ http://www.cikolatadukkanimoda.com/
Devamını Oku