Sizlerle bu yazımızda İstanbul Tükenmeden turlarımızda keşfettiğimiz semtlerde bahsettiğimiz, Türkçemizin hazinesine zenginlik katan deyim ve kavramların tarihsel köklerinden söz etmeye çalışacağız. Bu vesileyle bir yandan kimi yanlış anlam yüklenen deyimin öyküsünü öğrenirken, Anadolu’nun zengin sözlü ve yazılı edebiyat hayatına da ışık tutmaya gayret edeceğiz.
Kızılcık Şerbeti İçmek
Topkapı Sarayı’nın ikinci kapısı Babüsselam kapısıdır. Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan bu kapının sonradan sağına ve soluna kuleler eklenmiştir. Padişah makamının başlangıcı olarak kabul edilen Babüsselam’dan sonra kimse at üstünde içeri giremez, sadrazam dahil bütün devlet adamlarının yetkileri burada sona ererdi. Babüsselam’ın biri içeri diğeri dışarı açılan iki büyük kapısı arasındaki bölüm “kapı arası” olarak adlandırılırdı. Bu bölümde iki katlı büyük salonlar bulunmakta, suçlu devlet adamları ve sürgünler bu kısımda padişah fermanına kadar hapis tutulmaktaydı.
Sultan eğer ölüm fermanı vermiş olsa bile bu karar belki sultan sonradan fikrini değiştirir, canını bağışlar diye genellikle hemen uygulanmaz ve üç gün beklenirdi. Bu geçen sürede hükümlü kişi ecel terleri dökerek son hükmü beklerdi. Üçüncü günün sonunda kapıcı başı elinde kırmızı şerbetle gelirse padişahın ölüm emrinden vazgeçmemiş olduğu anlaşılır ve şahıs idam edilirdi. Kapıcı başı eğer beyaz bir şerbetle gelmiş olursa suçlu padişahın affına uğramış olarak hayata dönerdi. Neticede kızılcık şerbeti ölüm alametiydi. Günümüzde de bu deyim dertlere göğüs germe ve isyan etmemeyi bize hatırlatır.
Tabakhane’ye Bok Yetiştirmek
Debbağcılık mesleği geçtiğimiz yazımızda Ahi Evran ile tanıttığımız Ahilik ile yakından ilgilidir. Debbağcılık mesleğinin piri Ahi Evran’dır. Tabakhane debbağhaneden gelen bir kelimedir. Debbağ eski dilde deri işleyen kişiye verilen isimdi, bu işin yapıldığı yere de debbağhane denirdi. Günümüze ise bu kelime tabakhane olarak gelmiştir.mYedikule-Samatya turlarımızın başlangıç durağı olan Kazlıçeşme semtimiz de bir zamanlar Zeytinburnu ile birlikte tabakhaneleri ve deri fabrikaları ile meşhurdu. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısı enzimlere ihtiyaç duyulduğundan, Tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkıdan yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş…Günümüzde aceleci insanları tanımlayan “tabakhaneye bok yetiştirmek” sözü de bir zamanlar bu semtimizde ellerinde tezek taşıyan çocukları bize hatırlatır.
Daniska
Beyoğlu turlarımızda duraklarımızdan biri olan Çiçek Pasajı ile ilgili bir sözcüktür. Çiçek Pasajı, Said Nahum Duhani ile bildiğimiz Naum Tiyatrosu’nun üzerine inşa edilmiş bir binadır. Tiyatro, 1870 yılında yaşanan büyük yangında yok olunca, banker Hristaki Zografos Efendi, İtalyan mimar Cleanthe Zanno’dan bu arsaya bir “iş merkezi” yapmasını istemiştir. Dönemin bütün önemli markalarının dükkân açtığı geçidin ilk adı, Hristaki Pasajıdır. O dönemlerde Pandelis’in çiçekçi dükkânından bir demet gül alan delikanlılar, sevgilileriyle Maison Parret Pastanesi’nde buluşur, akşamları ise Yorgo’nun veya Tiberius’un meyhanesinde efkâr dağıtırlardı. Binanın mülkiyeti 1908’de Sadrazam Küçük Sait Paşa’ya geçince, pasaj Sait Paşa Geçidi adını alır. 1. Dünya Savaşı sırasında pasajdaki dükkânların kapanması ve Mütareke döneminde yerlerini 1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Rusların açtığı çiçek tezgâhlarının almasıyla pasaj Çiçek Pasajı diye anılmaya başlandı. 1930’larda Maison Parret Pastanesi’nin yerinde açılan Degüstasyon Lokantası, binanın içine bakan kapalı kapılarını yazları açıp önüne masalar koydu.mBu uygulamanın rağbet görmesi üzerine, bir zamanlar Vallaury’nin pastanesi iken Mastoraki’nin tuhafiye dükkânı olan yerde Nektar Birahanesi açıldı. Burası uygun fiyatlarıyla kısa sürede popüler olunca yıllar içinde daha önce başka işlere ayrılmış olan dükkânlar meyhaneye dönüşmeye başladı.
1950’lere geldiğimizde bütün dükkanların meyhaneye dönüşmesi ile bu mekanların en kalabalık dönemlerinde uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın birbirinden güzel kızlar buralarda garsonluk yaparlar. Bir süre sonra mekanların müdavimleri alkollerin de etkisiyle bu kızlara hayranlıklarını, iltifatlarını belirtmek için “daniska” kelimesini kullanmaya başlar. “Bir şeyin en alası” anlamında daniska kelimesi de bu şekilde dilimize girer. Selam olsun Çiçek Pasajı’na, Entel Cavit’e, Madam Anahit’e ve tüm Beyoğlu’na gönül verenlere…
Git Derdini Marko Paşa’ya Anlat!
Marko Apostolidis Rum asıllı Osmanlı hekimi olmakla beraber, Osmanlı’da Paşa unvanı verilen ilk hekimdir. Kendisinden hem mezarının hem de bir dönem yaşadığı evin de bulunduğu Kuzguncuk turlarımızda söz ederiz. Marko Paşa Sultan Abdülaziz’in başhekimi görevinde bulunmuş, ayrıca Kızılay’ın kuruluşunda yer almıştır. Marko Paşa sabırlı olması ile tanınırmış. Hem hastalarının dertlerini uzun uzun dinler hem de onları detaylıca muayene edermiş. Tıbbi yardımın yanında onlara manevi huzur ve rahatlık vermeye de önem verirmiş. II. Abdülhamit döneminde Marko Paşa Meclis-i Ayan üyeliğine getirilip, sabırlı kişiliği sayesinde ahalinin arzuhal ve dilekçelerine bakma görevi de verilince halk arasında o denli ünlenmiş ki “Git derdini Marko Paşa’ya anlat” deyimi ile dilimizde ölümsüzleşmiştir. Bir başka anlatıma göre de Marko Paşa bozuk Türkçesi ile defalarca dert anlatanları tekrar tekrar dinlemesi ve çözüm bulunamamasından dolayı dilimizde çözümü olmayan dertler için bu sözü kullanmak alışkanlık hali almıştır.
Goygoycular
Muharrem ayının ilk günlerinde toplu halde kapı kapı dolanıp dilenenler için kullanılır. İçlerinden biri ilahi okur, okuduğu ilahinin her mısrasının sonunda diğerlerinin de “goy goy goy canım” demeleri sebebiyle bunlara goygoycu denilirdi. Günümüzde Irak’ta ağırlıklı olmak üzere cami avlularında para karşılığı dua eden, Yasin okuyan hatta hatim indiren kör dilenciler görülür. Bunlara da goygoycu denmektedir.
Diş Kirası
Osmanlı Döneminde varlıklı aileler Ramazan ayı içerisinde hemen hemen her akşam iftara misafir davet ederlerdi. Teravihe kadar konak sahibi hem misafirlerine hem de bahçe kapısını açık tutarak gelen herkese iftar verirdi. Fatih dönemi sadrazamlarından Mahmut Paşa’nın iftar sofrası ve diş kirası en meşhurlarındandı. Diş kirası, iftar bitiminde konak sahibinin davetlilere o gece gelip sevap etmelerine vesile oldukları için küçük keselerde verdikleri hediyelerdi.
Dokuz Doğurmak
Çengeloğlu Tahir Mehmed Paşa Çengelköy’e ismini veren kişidir. II. Mahmut ve Abdülmecit dönemi kaptan-ı deryasıdır. 1826 yeniçeri ocağının kaldırılması sonucu paşa sıkı yönetim ilan eder. Akşam ezanı sonrası sokağa çıkma yasağına rağmen, eşinin doğum sancısı nedeniyle ebeyi çağırmaya giden adam kendini karakolda bulur ve falaka yemekten zar zor birlikte yakalandığı 9 adamla birlikte eşinin durumunu belirtince kurtarır. Eve döndüğünde eşi “ben doğuruyordum neredeydin be adam?” deyince dayanamaz ve “Hanım sen bir kere doğurdun, ben dokuz doğurdum!” diye cevap verir.
Dingo’nun Ahırı
Bu deyim de Beyoğlu- Pera turlarımızla yakından ilgilidir. 1890’lı yıllarda atlı tramvaylar döneminde Azapkapı’dan çıkarılan atlı tramvayların, Fransız Konsolosluğu yakınında bir yerde atları çıkarılıp, buradaki ahırda dinlendirilirlerdi. Taksim’de bu büyük ahırı işleten Rum Bey’in ismi de Dingo idi. Dingo bütün vaktini genelde ahır yerine Beyoğlu meyhanelerinde geçirdiğinden de ahır ilgisiz kalmaktaydı. Bütün gün bir sürü atın girip çıkmasından dolayı “kimin girip çıktığı belli değil” anlamında dilimize “Dingo’nun Ahırı” sözü geçmiştir.
Dal Kavuk
Kendi çıkarları için başkasının eli eteğini öpen kişiler için kullanılır. Osmanlı döneminde her meslek grubunun bir alameti olan bir kavuk (başlık) kullanılırdı. Sadece işsiz olanlar, ince dal gibi bir başlık takarlardı ki bu onların işsiz olduklarının alameti idi. Osmanlı sosyal dünyasında dalkavuk işsiz güçsüz olanı belirtmekteydi.
Osmanlılar için kefeni başında gezer sözü bazı kavuk türlerinin başlıklarının upuzun bir kumaşın çevrilerek üst üste toplanmış olmasındandır. Bu başlık açıldığında kefen olabilecek kadar büyük bir kumaş halini aldığından “her an ölmeye hazır” şeklinde de okunabilirdi.
Sizlerle de yaşadığımız bu zor günler geride kaldığında İstanbul Tükenmeden kültür rotalarımızda buluşup, bu ve benzeri birçok hikâye ile yaşadığımız şehirle bağ kurmak dileğiyle… Sağlıkla kalın.
Tartışma Sonrası