Atiye ve benzer yapımlarda Gnostisizm’in izleri…
İstanbul tükenmeden turlarımızda gerçekleştirdiğimiz Kilise ziyaretlerimizde vurguladığımız noktalardan bir tanesi de Hristiyanlık ile ilgili fikir sahibi olabilmek için Hristiyanlığı etkileyen akımları ve tabii ki de öncesinde Yahudilik tarihini bilmenin gerekliliğini vurgularız. Son dönemlerde Atiye ve benzeri dizilerde de sık sık gündeme getirilen “kendi içindeki bilgiye ulaşma” ve hatta Atiye’de sembollerle konu epey dağıtılsa da “boyut kapıları” kavramları ile açıklanmaya çalışılan gizli bilgiye ulaşma çabası kavramlarının kökenlerini semavi dinlerin öğretilerinde görebiliriz. İşte bu yazımızda sizlerle turlarımızda da ara ara değindiğimiz ve birçok kaynakta da detaylıca anlatılmamış Gnostisizm düşüncesi hakkında notlarımızı paylaşıp, inanç sistemleri üzerine olası etkilerini irdeleyeceğiz.
Tarihin belki de en ilginç dönemi İsa’dan önce 1. Yüzyıldan İsa’dan sonra 2. Yüzyıla kadar geçen çağdır diyebiliriz. Roma İmparatorluğu’nun bu altın çağı, etraftaki pek çok uygarlığın Roma etkisi altına girmesi ve bir kültür çatışması ile kültürlerin birleşmesini aynı anda yaşaması sonucunu doğurmuştur. Aynı zamanda da bu uygarlıklar üzerlerinde ortak bir siyasi baskı hissetmişler ve bu baskı ile başa çıkmanın çeşitli yöntemlerini denemişlerdir. Mısır bu dönemde Roma denetimine girmiş, İsrail ve Yahuda Krallıkları Roma tarafından yönetilmeye başlanmış, burada İmparatorluğa karşı direncin artması sonucunda ortaya çıkan isyanlar kanlı bir şekilde bastırılmış ve sonunda İkinci Mabet yıkılmıştır. Yahudiler’e olduğu gibi Hristiyanlara yönelik baskılar ve zulüm de giderek artış göstermiştir. Bunun sonucunda Yahudi ve Hristiyan inançlarında büyük bir konsolidasyonun yaşandığı, bu dinlerin “ortodoksluk- doğru inanç” ekseninde birleştiği ve dinlerin giderek sistemleştiği görülmektedir. Gnostisizm, bir yandan siyasi baskı olarak görülen İmparatorluk sistemine, diğer yandan ise dini baskı olarak görülen Ortodoks din otoritelerine karşı çıkan ve kurtuluşu kişinin içe dönmesinde, Tanrı ile bir olmada arayan bir inanç ve düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Gnostiklere göre özellikle Ortodoks öncesi Hristiyan din teşkilatı,İsa’nın gerçek öğretisini ortadan kaldıran, şehitliği yücelterek insan kurban eden, kurumsallığı ruhsallığın önüne geçiren bir sistemdir. Piskoposlar ve papazlardan oluşan ruhban sınıfı, “kurumuş kanallardan” ibarettir. Gnostikler, Hristiyan toplumunun arasına karışmakla birlikte kendi ritüellerini uygulamışlar ve burada hiyerarşiyi bütünüyle reddetmişlerdir.
Gnosis, Yunanca “bilgi” anlamına gelir. Ancak bu “bilgi” öğrenilerek edinilen dışsal bilgi değil,kişinin kendi içinden gelen veya deneyimlenerek anlaşılan bilgidir. Gnostikler “kendini bil” mottosunu düşüncelerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Onlara göre kişinin kendini bilmesi, İlahi olanın bilgisine ulaşmasının yöntemidir. Gnostisizmi, inanç kisvesine bürünmüş bir felsefe akımı veya felsefi kaynaklardan yararlanan bir inanç olarak tarif etmek mümkündür. Her durumda Gnostisizm kişinin kendi içindeki cevheri keşfederek benliğini yüceltmesi ve böylece dünyayı egemenliği altında tuttuğu varsayılan güçlerden özgürleşmesi hedefine yönelen bir düşüncedir.
Gnostikler hakkındaki bilgiler,4. Yüzyılda İncil’i oluşturan kitapların standartlaştırılmasının ardından dönemin din adamları tarafından lanetlenerek yok edildiler. Gnostiklerin el yazmalarının orjinalleri tıpkı Kumran Yazıtları’nın keşfine benzer şekilde 1945 yılında Mısır’daki Nec Hammadi Kasabası yakınlarında Muhammed Ali isminde bir bedevi tarafından çölde gübre ararken bir küpün içinde keşfedildi.
Üç büyük dinin batın yönünü inceleyen Kabalacılar, Gnostikler ve Tasavvuf erbapları özde birbirine çok yakındırlar.Kimilerine göre Kabala Musevilik içinde,Tasavvuf İslam içinde bir mistik hareket iken, Gnostisizm hem Hristiyanlık içinde bir mistik hareket hem de Hristiyanlığın dışına çıkan çeşitli mistik gruplara işaret etmekte kullanılan bir terimdir. Gnostik inanca göre bilinmeyen mükemmel bir “temel ilk” vardır. Bu temel ilk, Sınırsız Baba diye tanımlanan sevgidir. Gnostiklere göre Tanrı mükemmeldir. Madde ise kötü ve kusurludur.
Gnostik düşüncede insan üç unsurdan, ruh beden ve nefs’ten oluşur. Gnostiklere göre beden içerisinde ruh,hapishanedeki bir tutsak gibidir. Ruh asli vatanı olan ilahi aleme geri dönebilmek,oraya yükselebilmek için özlem çekmektedir. Gnostiklere göre ilahi alemin bir parçası olan ruh ölümsüzdür. Marifet veya irfan anlamındaki “gnostisizm” Aziz Paulus’un oluşturduğu Teslisci Hristiyanlığa karşı gelişmiş mistik inanç sistemi ve akımlarının genel adı olarak da adlandırılır. Hz Isa ile anılan “suyun şaraba dönüşme mucizesi” ile sıradan bir insanın, inisiyasyon yolu ile ileri tekamül evresine geçmesini ve Tanrı’nın krallığına kabulü betimlenmektedir. Hz. Isa dünya gerçeklerine gönül gözü kapalı olan geniş kitleleri “ölü” belirli bir eğitim seviyesine gelmiş ve tekâmül merdivenlerinde çıkmakta olan azınlığı ise “yaşayan” olarak nitelendirmiştir.
Hz. Isa inisiye ettiği müridlerine şöyle der: “Size cennet krallığının sırlarını anlama imkânı verildi. Oysa onlara verilmedi.” Kabala’nın Gnostisizmle benzerliği şaşırtıcı düzeydedir. Özellikle de aralarında 900 yıla yakın zaman olduğu dikkate alındığında bu benzerlik daha da ilginç bir hal alır. Her iki sistemde de Tanrı ile bütünleşme (Ein- Soph) , ruhsal yükselme, idealara dünyası ve bunun maddi dünyaya kusurlu bir şekilde yansıması gibi ortak noktalar bulunmaktadır. Yine Kabala mitinde de Gnostik mitte olduğu gibi Tanrısal kuvvetin kusurlu olması söz konusudur. Ancak farklı görülebilecek bir nokta, bu kusurun adı telaffuz edilemez Tanrı’dan ayrı bir yaratıcı Tanrı figüründen kaynaklanmamasıdır. Kabala’da yaratılışa yer açmak isteyen Tanrı, kendisini sınırlandırarak bir kasılma (Tzimzum) gerçekleştirir. Bunun sonucunda Adam Kadmon ortaya çıkar. Ancak arketipsel insan olan Adam Kadmon, bu formda var olamaz ve parçalanır. Böylece çeşitli Tanrısal erdemler maddi dünyaya yayılır. Kabalistin amacı,bu yayılmayı ve erdemleri toplayarak Tanrı’yı yeniden bütünlüğe kavuşturmaktır. Buradaki bütünlüğe yeniden kavuşma Gnostisizm’deki zifaf odası kavramını,Adam Kadmon ise Adamas’ı veya Anthropos’u çağrıştırmaktadır. Ancak Kabala’da bütünlüğe kavuşturulması gereken kusurlu Tanrısallık tektir.
Tasavvuf’un da Gnostiklerden etkinlendiğini kabul edenler bulunmaktadır. Gnostik metinlerin bazılarının mutasavvıflar tarafından çevrildiği ve kullanıldığı düşünülmektedir. Simurg efsanesini nakleden ve tasavvufun öncülerinden kabul edilen Şehabettin Sühreverdi,kendisini Platonik,Pisagorcu,Hermetik gelenek ile Aristocu,İbni Rüştçü geleneğin ortak varisi ilan etmiş,eserlerinde Gnostisizmi andıran kavramları kullanmıştı. Yine İbnül Arabi ve Hallacı Mansur gibi mutasavvıfların da Gnostisizmden etkilendiği ileri sürülmektedir. Tasavvufta da Gnostisizm de olduğu gibi kurumsal bir kiliseden çok usta-çırak ilişkisine dayanıldığı,kendini bilme ve içsel mistik yolculuk sonucu Tanrı ile birleşme fikrinin bulunduğu görülür. Ancak Tasavvuf düşüncesinde Tanrı’nın anlaşılmazlığı, ilerleyen zaman içinde aklın reddedilmesi ve Tanrısal hakikatin tek iletim yolunun vahiy olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. Gnostisizm ise klasik felsefeden bağını koparmamış, Tanrı’nın akıl yoluyla anlaşılmaya çalışılmasının kişinin iç yolculuğunun bir parçası olduğu ve bunun da Tanrısallığa kapı açtığı üzerinde durulmuştur.
Gnostikler arasında Şit’çi ve Valentinusçu olarak adlandırılan iki temel grup bulunmaktadır. Gnostik mit, bu gruplar tarafından farklı şekillerde açıklanır ve yorumlanır.
Gnostik Ritüelleri
Valentinusçu metinlerde beş kutsaldan söz edildiğini görüyoruz. Bunlar vaftiz,yağlama,komünyon,kefaret ve zifaf odasıdır.
Vaftiz Gnostikler için giysilerin çıkarılmasını bedenin geride bırakılması şeklinde yorumlamakta,canlı suyu da hakiki Tanrı’nın kendi aksini gördüğü ışıltılı suların, yani Pleroma’nın bir sembolü olarak anlamaktaydı.
Yağlama veya meshetme ritüeli, kişinin içinden kötü etkilerin çıkarıldıktan sonra bedenin yine dualar eşliğinde “mühürlenmesi” anlamına gelmekteydi. Burada da yine ritüelin Tanrı ile bir olmayı çağrıştırdığı görülmektedir. Gnostik metinlere göre “insan vaftizle Hristiyan olur. Meshedilmekle ise Hristos yani Mesih olur.” Vaftizin suyu, yağlamanın ise ateşi remzettiğini görürüz.
Ortodoks Hristiyanlıkta rahibin kutsadığı ekmek ve şarabın İsa’nın eti ve kanı haline dönüştüğü kabul edilir. Ancak Gnostikler bu düşünceyi insan kurban etme olarak algılardı. Isa’nın gerçekte bedensel olarak çarmıhta acı çekmediğini düşündükleri için,bu tür bir komünyonu kabul etmezlerdi. Bunun yerine komünyon olarak şarap ve suyu karıştırarak içtikleri,böylece can ile ruhun, eril olanla dişil olanın birbirine karışmasını sembolize ettikleri aktarılmaktadır.
Kefaret,Gnostisizmin tamamen kendine özgü ritüellerinden ilkidir ve ruhun ölümden sonraki yükselişini anlatır. Buna göre,ölümden sonra ruhu yükselmeye başlayan Gnostik, yöneticiler (Archonlar) tarafından durdurulur ve ona “nereden geliyorsun?” “kimsin?” “nereye gidiyorsun?” gibi sorular yöneltilir. O da yöneticilere “ben sizden daha üstün bir ruhun cevherini içimde taşıyorum, geldiğim yere geri dönüyorum.” Gibi bir cevapla bir üst kata çıkar.7. Gökte yaratıcı Tanrı ile karşılaşır, ona da gizli bir kelime ve işaret vererek geçer, sonunda 8. ve 9. Göklerde kendisi gibi ruhların yanında yerini alır.
Gnostik metinlere bakıldığında Zifaf Odası’nın ruhani bir birleşmeyi ifade ettiği, ancak bunun açıkça cinselliği çağrıştıran bir ortamda buna yönelik ifadelerle anlatıldığı görülür. Bu sebeple Gnostikler kimi anlatılarda “ahlak dışı” olmakla da suçlanır.
Günümüzde kendisini teknolojik gelişmenin karşısında giderek sanal bir dünyaya hapsolmuş olarak bulan insan, yeni bir yabancılaşma süreci içindedir. Bunun karşısındaki kurtuluş hissini ona yaşatan başlıca etkenler ise başta bilimkurgu ve fantezi dallarındaki edebiyat, sinema ve oyunlardır. İşte bu alanlarda son dönemde ortaya çıkan pek çok eser, doğrudan ve veya dolaylı olarak Gnostik düşünceden, mitostan ve felsefeden etkilenmiştir.
Bu eserlerin ortak noktası, kahramanların gerçekte kendilerine dayatılan dünyanın arkasında daha derin bir gerçekliğe uyanmaları ve bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde daha üst bir varoluş aşamasına geçmeleridir. Yapay zekanın yaratılması ve holografik evren inancı gibi bilimkurgunun çok büyük bir yaratıcılıkla kullanabildiği temalar, aynı zamanda gnostisizmden ilham alan yaklaşımların da önünü açmıştır.
Gelin bizler de aracılara gerek kalmadan, gnostiklerin yaşadıkları dönemde maruz kaldıkları siyasi ve dini baskılara karşı duruşlarından ilham alalım. Felsefeye ve bilgiye düşkünlükleri bize de örnek teşkil etsin. Tinsel yükselmenin, özgürleşmenin, içe dönmekle ve insanın derinliklerinde gizli olan cevheri bulmakla yaşanabileceğini hatırlayalım. Bu şekilde de benliğimizi yüceltelim.
Tartışma Sonrası